Thread Rating:
  • 107 Vote(s) - 2.91 Average
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Ramayana Destanı
#1
Oku-1 


Ramayana Destanı

Ozan Valmiki tarafından yazılan Ramayana destanı, 24.000 beyit ve yedi bölümden oluşmaktadır. Destan, üç büyük Hindu tanrısından biri olan Vişnu'nun yeniden doğumlarından bahseder ve Prens Rama'nın başından geçenleri anlatır.

Ramayana, Yunan destanları ile benzerlikler göstermektedir. İlyada gibi kaçırılan bir kraliçenin kurtarılmasını; Odysseia gibi, bir kahramanın uzun bir gezi boyunca yaşadığı maceraları anlatır. Odysseus'un Troya'dan İthaka'ya yolculuğundaki gibi Rama da kuzeyden güneye Hindistan'da seyahat eder ve sonunda Seylan'a ulaşır. Ramayana'daki tanrılar da Yunan ve Sümer tanrıları gibi dünyaya iner ve kahramanlarla ilişki kurarlar, onlara yol gösterirler; fakat onların davranışlarını belirlemezler.
Destanın Bölümleri

    Bala Kanda (Çocukluk)
    Ayodhya Kanda (Ayodhya şehri)
    Aranya Kanda (Orman)
    Kişkindha Kanda (Kişkindha)
    Sundara Kanda (Güzel)
    Yuddha Kanda (Savaş)
    Uttara Kanda (Son)

Destan, uzak geçmişe açılan bir pencereden eski Hindu kültürü, dini, toplumsal ve siyasal yaşamları hakkında pek çok bilgiler verir.

Hala yaşayan bir gelenek olan Ramayana birçokları için yaşayan dinsel inancın bir parçasıdır. Hintli çocuklar, birçok Batılı çocuğun masallarla büyütülmesine benzer bir biçimde, destandan alınmış öykülerle büyütülür. Ramayana'nın tamamı ya da bir parçası, dinsel festivallerde törenlerin bir parçası olarak dramatize edilir, kitapların ve filmlerin konusu olmuştur.

Rama, güç ve erdemi; Sita, sadakati; Lakşmana, kardeş sevgisini; Rawana ise kötülüğü temsil eder. Ramayana'da Dharma, kahramanların davranışlarında önemli bir ölçü teşkil etmektedir.
1. Bölüm

Çok eski zamanlarda büyük bir kral olan Dasa-Ratha, Kosala krallığını başkent Ayodhya'dan yönetiyordu. Pek çok meziyetleri ile çok uzaklardan bile tanınmış ve halkı tarafından sevilen kral Dasa-Ratha'nın tek eksiği ölümünden sonra krallığı yönetecek bir oğul idi.

Tanrılara adaklarda bulunmasına rağmen kralın tüm duaları boşa çıkmıştı. Sonunda rahiplerine tanrılar için bir at adamalarını söyledi. Rahipler kıvrak, zarif, güçlü ve muhteşem bir atı bir yıl için serbest bıraktılar. At geri döndüğünde, Kral Dasa-Ratha'nın dört oğlan babası olacağını söylediler.

Bu sırada yukarıdaki tanrılar, Brahma'ya; Rakşasa kralı hain Ravana'yı şikayet ediyorlardı. Brahma, onları "Ravana'nın kendi halkından ve yeryüzünün altında ve üstünde yaşayan her yaratıktan korunmak için bana geldiği ve bu armağanı ona verdiğim doğru. Bununla beraber oldukça ne insanlardan ne de hayvanlardan korunma istedi; çünkü onlardan kötülük gelmeyeceğini düşünüyordu. Bu nedenle hayvanlar ve insanlar tarafından öldürülecek. Sabırlı olun ve görün." diyerek yanıtladı.

Brahma'nın konuşmasının üzerinden tanrılar Vişnu'ya; "Sadece sen bize yardım edebilirsin. Kosala krallığına in ve Kral Dasa-Ratha'nın dört çocuğu olarak dünyaya gelmeyi kabul et. Ravana'yı insan olup yalnız sen yok edebilirsin." dediler

Bunu yapacağını söyleyen Vişnu şöyle devam etti: "Tanrıça-karım Lakşmi de bana eşlik edecek ve dünyadaki ölümlü karım olacak."

Kral Dasa-Ratha'nın üç karısı dört oğul doğurdular. Önce Rama, sonra Bharata, daha sonra Lakşmana ve son olarak Satrughna doğdu. Oğulları on altı yaşına geldiğinde bilginlerden birisi Kral Dasa-Ratha'nın huzuruna gelerek ondan Ravana ve Rakşasalarla savaşmak için oğlu Rama'nın yardımına ihtiyaçları olduğunu söyledi. "Tanrılar Ravana'ya karşı güçsüzler, ancak insanların en iyisi onu yok edebilir ve o adam Rama'dır." diyen bilge adama, Rama ve Lakşmana babalarının duasını alarak eşlik etti.

Bilge adam Rama'ya Kral Canaka tarafından yapılan adak törenine birlikte gelmesini söyledi. Bu büyük kral, Toprak Ana ile evli ve dünyadaki hayatın yok edicisi tanrı Şiva'nın çok önceleri atalarına verdiği muhteşem bir yaya sahipti. Yukarıdaki tanrıların, Rakşasaların, dünyadaki kralların ve prenslerin hiçbiri bu yayı germeyi başaramamıştı. Bilge adam, yayı germesini Rama'dan ister. Kim bu savaş yayını gerebilirse, kralın kızı Sita'yı kazanacaktır.

Canaka'nın güçlü yayını kralın en güçlü savaşçıları, silahı sekiz tekerlekli demir bir savaş arabasında yavaş yavaş ancak getirebildiler. Rama büyük yayı havaya kaldırdı, onu gerdi ve o halde tuttu. Daha sonra okçu konumu aldı ve ipi çekmesinin ardından bir gök gürlemesiyle yay ikiye ayrıldı.

Rama ve Sita kutsal evlilik yemini için ayakta beklerken Kral Canaka dedi ki: "Sita bu andan sonra senin sadık karın olacak. Senin erdemini, mutluluğunu ve acını paylaşacak. Üzüntüde ve sevinçte ona arka çık. Yaşam seni nereye sürüklerse gölge gibi peşinden gelecek ve yaşamda olduğu gibi ölümde de seninle olacak."
2. Bölüm

Tahtını, dört oğlu arasında kendisinin ve Ayodhya halkının en sevdiği Rama'ya vereceğini düşünen Kral Dasa-Ratha, ülke önderleri kurulunu toplantıya çağırdı ve Rama'nın kral olacağını söyledi. Rama ideal bir erkek örneğiydi, sadık, bağlı, yumuşak, tüm savaş ve barış sanatlarını bilen ve herkese karşı merhametli.

Her tarafından toplanan kalabalıklarla Ayodhya kenti Rama'nın tahta çıkışını kutlamaya hazırlandı. Kral Dasa-Ratha Rama'yı tahta oturttu ve çeşitli öğütlerde bulundu.

Kral Dasa-Ratha'nın kararına Bharata'nın annesi bir anne sevinciyle seyrederken, nedimesi; "Bu senin en üzüntülü günün olması gerekirken neden bu kadar mutlusun?" diye sordu. "Rama, Bharata'nın erdem ve yiğitliğinden ürktüğü için erkek kardeşinin üzerine bir kurt gibi atlayacak ve onu parçalayacak ve Rama'nın annesi ve karısı, sana ve Bharata'nın karısına köleymiş gibi davranacak."

Nedimenin sözcükleri bir yılanın zehri gibi Bharata'nın annesinin yüreğine sızdı, yas tutmaya ayrılan odaya girdi ve oranın soğuk zeminine uzanıp ağladı. Yaşlı kral onu, kökünden kesilmiş yeni filizlenen bir asma gibi yerde yatarken buldu.

Karısı, kraldan yıllar önce Rakşasalar onu acılı bir biçimde yaraladıklarında ona baktığını ve hayatını kurtardığını hatırlattı. Şükran borcu olarak, verdiği iki ödül sözünü şimdi yerine getirmesini istedi. Birincisi Rama'nın yerine Bharata'nın tahta çıkmasına izin vermesi, ikincisi ise Rama' nın on dört yıl boyunca vahşi ormanlarda bir münzevi olarak yaşamasını sağlaması.

"Dürüstlüğü ve erdemliliğiyle tanınan siz, eğer bana verdiğiniz sözden dönerseniz, dünya hayatınızı kurtaran sevgili karınıza ne kadar az değer verdiğinizi görecek. Dünya, benim kırık bir kalpten ölmeme neden olduğunu bilecek. Bharata için krallık, Rama için sürgün diliyorum. Başka hiçbir şeyi kabul etmem."

Ertesi sabah, taç giyme gününde Rama, babasına gittiğinde Bharata'nın annesini kralın yanında otururken buldu.

Bharata'nın annesi yıllar önce kralın ona söz verdiğini ve Kral Dasa-Ratha kutsal sözünden vazgeçemeyeceğini söyler. "Eğer dürüst ve sadık bir oğulsan, Dharma'ya bağlı olmalısın. Eğer babanın onurunu kurtarmak istiyorsan, hemen burayı terk et ve gelecek on dört yıl boyunca vahşi ormanlarda bir münzevi olarak yaşa."

Bu sözleri büyük bir gönül rahatlığıyla kabul eden Rama. "Umarım benim yolculuğum senin kalbine huzur getirir baba" diye yanıtladı. Genç ve sadık Lakşmana karşı çıkmasına rağmen Rama "Kuşkusuz bu sefer orman benim kaderimin bir parçası. İyi bir oğuldan beklendiği gibi babama itaat ederek onurumla yaşayacağım. Dharma yolu budur" diyerek yanıt verdi.

Sita ise Rama ile birlikte sürgüne gideceğini söyledi. "Sensiz ben bir hiçim. Senin sürgünün benim de sürgünüm olacak"

"Ben de sana eşlik edeceğim." dedi Lakşmana. Rama, Lakşmana ve Sita sürgüne birlikte gittiler. Rama'nın yolculuğunun beşinci gününün akşamı ihtiyar kralın kalbi kederinin yükünü kaldıramadı ve kral öldü ve kraliyet askerleri Bharata'yı çağırmak üzere gönderildi.
3. Bölüm

Satrughna'nın eşlik ettiği Bharata, yedinci gün Ayodhya kentine vardı ve hemen annesini görmeye gitti. Annesi, Rama'nın ayrılmasıyla ilgili gerçeği anlattı. Bharata ise "Eğer Rama seni sevmiyor olsaydı, seni annelikten reddederdim. Senin haince planlarına karşı babamın krallığını yönetmeyeceğim. Kaderin hem bu yaşamda ve hem de gelecek yaşamda sana üzüntü getirecek. Bu korkunç iş nedeniyle sürülmeyi, asılmayı ya da yakılmayı hak ediyorsun." diyerek yanıt verdi.

Bharata tahtı reddetti ve Rama'yı bulmak için büyük ormana doğru yolculuğa çıktı. Yolculuk sırasında Bharata, bir bilgeye rast geldi. Bu bilge, Bharata'ya; "Kader insanı yabancı ve önceden kestirilemeyen yollara sürükler. Rama'nın sürgünü nedeniyle anneni kınama. Onun sürgünü insanların ve tanrıların iyiliğinedir. Sabırlı ol ve Dharma'ya sadık kal!" diyerek öğüt verdi.

Bharata ve arkadaşları Rama'yı bulduklarında Rama, Bharata ve Satrughna'yı kucakladı. Bharata'ya, neden orman evimde aradığını sorduğunda Bharata gözyaşları içinde kral olan babalarının öldüğünü söyledi. Rama'dan, birlikte Ayodhya'ya dönmesini ve Kral Dasa-Ratha'nın en büyük oğlu olarak Kosala krallığını yönetmesini istemesine karşın Rama bunu kabul etmedi.

"Bharata, yapmamı ne kadar istesen de seninle Ayodhya'ya dönemem çünkü babamın ve kralın buyruğuna karşı gelemem, ölmüş olsa bile ona verdiğim sözü bozamam. Dharma yolu budur." diye yanıtladı.

Bunun üzerine Bharata, Rama'dan altın sandaletlerini istedi. "Onları, senin yokluğunda Ayodhya tahtına koyacağım. Bana cesaret verecekler ve senin için krallığımızı koruyacaklar. Bundan sonraki on dört yılı münzevi olarak geçireceğim, krallık sarayında yaşayacağım, ama senin gibi giyinip yiyeceğim. Eğer bu sürenin sonunda dönmezsen, cenaze ateşi yakıp alevlerinde ölmeye kararlıyım."

Rama, Sita ile Lakşmana, önceleri yol iz olmayan ormanda dolaşmaları sırasında vahşi ormanları kendine ev edinmiş münzevilerden güçlü ve bilge birisine rastladıklarında bilge dedi ki: "Rama, sen kahraman birisin ancak bu ormanda bile savaş silahlarına ihtiyacın olur." Ardından ona Vişnu'nun yayını, Brahma'nın parlayan okunu, İndra'nın sivri uçlu oklarla dolu büyük okluğu ve son olarak da, cilalanmış altın bir sandığın içerisinde altın kabzalı bir kılıcı verdi.

"Onları sürekli yanında taşı." diye devam etti bilge, "Çünkü onlara sık sık ihtiyacın olacak. Bu barış dolu ormanda, gece boyu ava çıkmış kötü yürekli Rakşasalara rastlayacaksınız. Dualarımızı engelleyen ve kutsal mekanlarımızı kirleten bu yaratıklara karşı bizi ancak siz savunabilirsiniz."

Rama, Sita ve Lakşmana, münzevileri, geceleri avlanan Rakşasaların saldırılarına karşı koruyarak on yıl boyunca ormanda yaşadılar.

Rakşasaların kralı Ravana'nın kız kardeşi, orman evine rastlayıp Rama'yı görüp ona aşık olana kadar her şey yolunda gitmişti. Rama'ya kim olduğunu sorduğunda Rama, ormanda kalışının nedenini açıkladı. Ardından genç kıza kendisi hakkında sorular yöneltti.

O da şöyle yanıtladı: "Lanka kralı Ravana benim erkek kardeşlerimden biridir. Çoğunlukla bu ormanda erkek kardeşlerimle birlikte dolaşırız, fakat sana olan aşkımdan onları kendi işleri peşinde bıraktım. İnsan olan karını bir yana bırak; o sana benim kadar değerli bir eş olamaz! Rakşasalar insan etiyle beslenirler. Hiç güç harcamadan karını ve erkek kardeşini öldürebilirim."

Rama; "Kocan olarak evli bir adamı istemezsin" diye yanıtladı. "Bunun yerine erkek kardeşim Lakşmana'yı dikkate almalısın."

Ravana'nın kız kardeşi Lakşmana'ya yaklaştığında, Lakşmana güldü "Kuşkusuz benimle tatmin olamazsın. Ben Rama'nın kölesiyim. Soylu bir kandan olman nedeniyle bir kölenin karısı olmak istemezsin değil mi?"

Bu sözler üzerine; aşkına karşılık bulamayan, onuru kırılan genç kız, Sita'nın üzerine saldırdı. Hızla kılıcını çeken Lakşmana savunmaya fırsat vermeden genç kadının burnunu ve kulaklarını kesti. Kız kardeşlerinin kanlı yüzünü gördüklerinde intikam için, 14 Rakşasalık bir grup gönderdiler. Rama, oklarıyla tümünü öldürdü. Kızgınlıktan kuduran kardeşler, daha sonra her biri Rama'nın cesâreti kadar zâlim olan 14.000 Rakşasalık bir güç topladılar.

Yüreğinde korku izi olmadan dimdik duran Rama, Ravana'nın erkek kardeşlerinden biri olan önderlerini canlı bırakarak on dört bin cinin tümünü öldürdü.
4. Bölüm

Ravana, erkek kardeşinin öldüğünü ve tüm ordusunun yok edildiğini duyunca Sita'yı ele geçirerek Rama'yı mahvetmeye karar verdi. Danışmanı Mariça karşı çıkmasına rağmen Ravana; "Rama sadece bir insan ve tüm insanlar Rakşasalar için kolay bir avdırlar. Ya bana yardım edersin, ya da hayatını tehlikeye atarsın. Benim krallığımda korkaklara yer yok!" diye yanıtladı.

Bunun üzerine Mariça Sita'yı kandırarak ele geçirmek için bir plan hazırladı. Kendisini, safirden boynuzları ve çiçek yaprakları gibi yumuşak derisi olan, altın ve gümüşten çok güzel bir ceylana dönüştürdü. Sita, güzel yaratığı gördüğünde büyülendi ve Rama'dan ceylanı kovalayıp ve ele geçirmesini istedi.

"Dikkatli ol Rama!" diye uyardı Lakşmana. "Hiçbir gerçek ceylan bu kadar güzel olmaz. Bu yaratık kılık değiştirmiş bir Rakşasa olmalı!" Rama yanıtladı, "Eğer bu yaratık gerçek bir Rakşasa ise, o bizi tehdit etmeden önce onu öldürmek zorundayım."

Mariça, uzun ve yorucu bir takiple Rama'yı ormanın derinliklerine çekti. En sonunda yay menziline girdiğinde; Rama, bir okla hayvanı öldürdü. Mariça, ölü bir halde yatarken kendi haline döndü. Ravana'ya, son bir yardım çabasıyla sesini Rama'nın sesine dönüştürdü ve bağırdı: "Lakşmana! Yardım et! Yardımdan yoksun, bu ormanda ölüyorum!"

Rama, bu sözleri korku ve yaklaşan felaket duygusu içinde duydu ve hemen eve doğru yola koyuldu.

Sita'nın; "Lakşmana, yardım etmek için hemen gitmelisin." demesine rağmen Lakşmana; "Bu, zekice bir Rakşasa hilesi olmalı." diyerek karşı çıktı. Sita ise, kızgın bir şekilde; "Sen, insan kılığındaki kötü bir canavar olmalısın. Yüreğin bir taş kadar kadar sert. Eğer ihtiyaç duyup seni yardıma çağırdığında gitmeyeceksen, Rama'yı iddia ettiğin kadar seviyor olamazsın."

"Tamam Sita. Dilediğin gibi yapacağım. Akıllı bir hile aklını karıştırdı. Dilerim ormanın koruyucu ruhları ben yokken seni korur ve dilerim Rama'yı kısa zamanda yanında görürüm!"

Yakınlarında gizlice onları dinleyen Ravana, kendini kutsal bir münzeviye dönüştürerek, bir elinde asa diğer elinde dilenci kasesiyle Sita'ya göründü.ve şöyle dedi: "Neden tehlikeli hayvanların dolaştığı ve korkunç Rakşasalarm kuytu ormanda avlandıkları bu ıssız ormanda yaşıyorsun? Ben göründüğüm gibi dindar bir münzevi değilim. Ben Ravana'yım, Lanka'nın ve korkusuz Rakşasaların kralı."

Sita, öfkeyle reddetti; ancak sözleri Ravana'yı yıldırmadı. Yeniden canavar şeklini alıp, bir eliyle Sita'nın saçlarını, diğer eliyle bedenini yakaladı ve gökyüzünü aşarak onu uzak krallığına götürdü. Bir hayat belirtisi görmek için aşağıdaki araziyi gözleriyle tarayan Sita, bir dağın doruğunda oturan bir grup maymunlara gizlice mücevherlerini peçesini attı.

Rama, Lakşmana ile eve ulaşınca en büyük korkusunun gerekleştiğini gördü. Ormanları, dağlan, ovaları aradılar, ama başaramadılar. Bu sırasında ağır yaraladıkları bir Rakşasa onlara Büyük Maymun Kral Sugriva ve arkadaşlarından yardım isterlerse Sita'yı bulabileceklerini söyledi. Onlar da şekil değiştirebilirler ve bütün cinlerin nerede bulunacaklarını bilirlerdi.

Bunun üzerine Rama, maymunların kralı Sugriva'yı arayıp buldu. Maymun kral Sugriva, Sita'nın altın peçesini ve mücevherlerini Rama'ya uzattı. Rama, Kral'dan Sita'yı bulmak için yardım istedi.

Maymun kral: "Dünyanın her tarafından maymunları çağırırım. En çok rüzgarın oğlu Hanuman'ın yeteneğine güveniyorum. Göklere sıçrayıp dünyadaki her yere ulaşacak kadar güçlüdür; onun gücü, cesareti ve aklı kadar büyüktür."

Maymunlar, dört gruba ayrıldılar ve Sita'yı aramak için dünyayı taradılar. Ravana'nın, üç yüz mil genişliğindeki okyanusun öte yakasındaki bir ada olan Lanka'da yaşadığını öğrendiler. Hanuman, olağanüstü gücünü kullanarak bu büyük su kütlesinin üzerinden atladı.

Daha sonra, kendini kediye dönüştürdü ve göze çarpmayan biçimiyle altın duvarlı kente girdi, kent sokaklarında gizlice dolaştı. Sita'yı ormanın derinliklerinde buldu; bir grup dişi Rakşasa onu bekliyordu. Hanuman bir ağacın yapraklı dallarının arasına saklandı ve sessizce bekledi. Ravana'nın Sita'ya yaklaşıp, onu kabul etmesi karşılığında iktidar, zenginlik ve rahatlık vaat edişini izledi.

Ravana ayrılır ayrılmaz Sita, Hanuman'ın saklandığı ağacın altına sığındı. Sita ilk önce Hanuman'ın başka bir şekle bürünmüş bir Rakşasa olduğunu sandı. Ancak ona Rama'nın mühür yüzüğünü verince, Hanuman'a Rama ile ilgili sorular sordu.

Hanuman, geri döndüğünde Rama da Sita'nın hala hayatta olduğunu öğrenince canlandı. Büyük bir grup maymunla güneye, büyük denize doğru yola çıktılar.
5. Bölüm

Hanuman, denizden geri dönmeden önce Lanka kentinin büyük bir bölümünü yakmıştı. Ravana, bunun öcünü nasıl alacaklarını tartışmak için önderleri topladı. Rakşasalann en güçlü savaşçısı olan Kumbha-karna, her zamanki uykusundan uyandı ve şöyle dedi: "Ravana, Sita'yı kaçırmak çok saçma bir davranıştı ve toprağımıza gereksiz bir çekişme getirdi. Ama seni desteklemeye devam edeceğim. Çünkü benim kardeşim ve kralımsım."

Ravana'nın en genç erkek kardeşi Vibhişana ise daha sert eleştirerek Rama'nın haklı bir nedeni olduğunu, Ravana'nın ise haksız olduğunu söyledi. "Hakkı yanına alan bir savaşçının iki misli silahı vardır. Sana Sita'yı Rama'ya geri' vermeni ve bu çirkin davranışım temizlemeni öneririm. Bizi kesinlikle yok edecek bir savaşı böylece engelleyebiliriz."

Ravana öfkeyle karşı çıktı."Eğer kardeşim olmasaydın bu söylediklerin için seni öldürürdüm. Benim kanımdan olduğun için derhal krallığımı terk etmeni emrediyorum. Rama'ya katıl, zaten kalbin onunla beraber!"

Vibhişana: "Tehlikeyi göremiyorsun ve kendilerine yontarak tatlı sözlerle seni yanlış yönlendirenlere uyduğunda uğrayacağın büyük kıyımı fark edemiyorsun." diyerek Ravana'yı terk etti ve denizin üzerinden uçup önemli bir danışman olarak Rama'ya ve maymunlara katıldı. Rama, yardımına karşılık olarak Ravana'yı öldürünce Lanka'nın krallığını ona vereceğini vaat etti. Maymunlar kaya ve ağaçları toplayıp denize yerleştirdiler ve bu büyük mesafede bir köprü oluşturdular. Ravana'nın düşmanları köprüyü geçti ve savaş başladı.

Çarpışma hem gündüz hem gece sürdü; çünkü geceleri Rakşasalann saldırganlıkları artıyordu. İki tarafın gücü birbirine denkti. Ravana galibiyetten öyle emindi ki, erkek kardeşi büyük savaşçı Kumbha-karna'nın savaşın büyük bir bölümünde uyumasına izin verdi; Ravana, arabasının içinde savaş alanında savaşarak Rama, Hanuman'ın sırtına çıkıp Ravana'nın savaş arabasını parçaladı, Rakşasa'nın tacını ikiye böldü ve bir okla onu ağır şekilde yaraladı.

Ancak Rama, Ravana'yı öldürmedi ve şöyle dedi: "Savaşamayacak kadar zayıfsın; Lanka' ya dön ve dinlen. Gücünü yeniden topladığında ikimiz yeniden savaşırız. O zaman sana gerçekten ne kadar güçlü olduğumu göstereceğim."

Ravana, her zamanki gibi derin bir uykuda olan erkek kardeşi Kumbha-karna'yı yardıma çağırma zamanının geldiğine karar verdi. Kumbha-karna bir seferde on aya yakın uyur ve yalnızca tıka basa yemek yemek için kalkardı. Bu nedenle Rakşasalar bu büyük yaratığa, önce bir yiyecek dağı hazırladılar:

Onu uyandırmaya çalıştılar, on bin Rakşasa hep bir ağızdan bağırdılar, bin davul çaldılar, bedenine büyük tahta sopalarla vurdular; ama Kumbha-karna hala uyanmıyordu. Sonra kulaklarını ısırdılar, üzerine kazanlarca su boşalttılar, bin fili üzerine saldılar, mızrak ve topuzlarla onu yaraladılar. Sonunda Kumbha-karna uyandı.

Devasa Rakşasa altın savaş giysisini giyip maymunlara doğru ilerlediğinde maymunlar, bu hareket eden dağdan panik içinde kaçtılar; çünkü Kumbha-karna yakaladığı her şeyi yiyip yutuyordu. Rama, Hanuman ve maymunlar, bir dağın tepesinden büyük kayalar ve ağaçlar fırlatmalarına rağmen, silahları dev Rakşasa' nın metal giysisine çarpıp parçalanıyordu. Bu arada Kumbha-karna güçlü mızrağının her darbesinde yüzlerce maymun öldürüyor ve bir seferde yirmi ya da otuz maymunu yiyordu; güçlü ağzından kan ve yağ damlıyordu.

En iyi maymun önderini yaraladıktan sonra Lakşmana ile karşılaştığında Kumbha-karna; "Seninle savaşmaya niyetim yok, Rama ile ölümüne savaşacağım." dedi.

Rama, Kumbha-karna ile savaşırken öldürücü ateşli oklar yolladı. Devin iki kolunu attığı iki okla kopardı. İki bacağını da keskin uçlu iki disk fırlatarak kopardı. En sonunda İndra'nın müthiş okunu devin boynuna yolladı. Ok giysisini parçalayıp omuzlarından başını ayırdı.

Bu büyük karşılaşmayı göklerden izlerken, daha önceden Rama'ya sivri uçlu oklarla dolu torbasını veren tanrıların kralı İndra; "Şimdi de ona göklerde yapılmış bir altın savaş giysisi, bana ait ve benim sürücümün kullandığı atların çektiği altın savaş arabamı vereceğim." dedi.

Ravana'nın oklarından bazılarının kızgın alev saçan yivleri vardı ve tıslayan zehirli yılanlara dönüşüyordu. Bunların karşısında Rama, Vişnu'nun yayını oklarını kullanıyordu. Çünkü bu oklar kuşlara dönüşüyor ve Ravana' nın oklarındaki yılanları yiyorlardı. İndra'nın güçlü oklarıyla Rama, Ravana'nın on başını teker teker kesti, ama her başı kestiğinde yerine yeni biri geliyordu. En sonunda Rama, Brahma'nın parlayan okunu çekti, Ravana'nın kalbini parçalayıp onu öldürdü.

Vibhişana, Ravana'nın ölüm yasını tutarken, Rama ona şöyle dedi: "Ravana dünyanın en büyük savaşçılarından ve kahramanlarından biriydi. Tanrıların kralı İndra bile ona karşı duramadı. Böyle savaşçılar savaşırken ölürse onların yası tutulmamalı. Çünkü onlar onurlarıyla ölmüşlerdir ve hiçbirimiz ölümden kaçamayız"

Sita'ya geldiğinde Rama şöyle dedi: "Sen kocasından başka bir adamla yaşamış olan bir kadının lekesini taşıyorsun. Ravana sana baktı ve sana dokundu. Kiminle istersen onunla yaşayabilirsin ama benimle yaşayamazsın."

Sita; "Onursuzluğun gölgesi, masum bir kadının üzerine düşerse; hak ettiği onuru yeniden kazanmanın tek yolu, yanarak ölmektir. Lakşmana, eğer beni seviyorsan, bana bir cenaze ateşi hazırla ve onu yak. Adıma sürülen bu lekeyle yaşamaktansa ölmeyi yeğlerim." dedi. Alevlerin önünde dururken Sita: "Eğer düşünce ve davranışta sadık ve dürüst olmuşsam ve eğer Dharma'ya hayatım boyunca bağlılığımla lekesiz yaşayabilmişsem, bu ateş benim adımı savunsun." Ateşe girdi ve gözden kayboldu.

Tanrılar, altın arabalarıyla göklerden indiler ve Brahma şöyle dedi: "Rama, daima yaşayacak olan büyük tanrı Vişnu'nun dünyadaki görünüşüdür. Artık Ravana'yı öldürdüğüne göre ilahi biçimine girip göklere geri dönebilirsin. Çünkü insan biçimine girmeni gerektiren görevini yerine getirdin." Alevler aralandı ve ateş tanrısı Agni sadık Sita ile birlikte göründü. Alevler ona dokunmamıştı.

Böylece Rama, Lakşmana ve Sita, on dört yıldan sonra Ayodhya'ya döndüler. Rama ve Sita, Ayodhya'nın kral ve kraliçesi oldular ve krallıkları Kosala'yı on bin yıl yönettiler.

Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca
Smileys-2
Reply
#2
Oku-1 
Ramayana Destanı
1. Bölüm
Bala Kanda


Aziz Valmiki ve büyük aziz Narada, karşılıklı oturmuş konuşuyorlardı. Valmiki, aziz Narada’ya:

"Bu dünyaya erdemlerle dolu, yiğit, dürüst, ahlâk sahibi, doğru sözlü, tüm varlıklara iyilik eden gerçekten dürüst ruhla hayata kendini adamış, kindarlığı yenmiş, tüm kıskançlıklardan arınmış, öfkelendiği zaman hem tanrıların hem de insanların kendisinden korktuğu bir insan var mıdır acaba?"

diye sordu. Büyük aziz Narada,

"Valmiki! Anlatacaklarımı dikkatlice dinle. Sorularının cevabını orada bulacaksın."

dedi ve başladı anlatmaya.

Bir zamanlar Treta devrinde, Saryu nehrinin kenarındaki Koşala ülkesinde, İkşvaku soyundan gelen güçlü kral Daşaratha hüküm sürmekteydi. Koşala’nın başkenti Ayodhya’ydı ve bu şehir, yaklaşık 60 kilometre uzunluğunda, 15 kilometre genişliğinde çok güzel bir şehirdi. şehrin dört tarafı yüksek ve geniş burçlarla çevrilmiş, dışına ise derin bir hendek kazılmıştı. Surların üzerinde yüzlerce nöbetçi, binlerce asker devriye gezer, yiğit savaşçılar şehri korumak için her an nöbet tutarlardı.

Kralın sarayı şehrin tam ortasındaydı. Saraydan çıkıp surlara varan yolların hepsi de eşit uzunluktaydı. Şehirde çiçeklerle bezenmiş muhteşem bahçeler, göller ve büyük saraylar vardı. Şehrin yolları geniş ve çok temizdi. Görkemli saraylarda bilge kişiler, kahramanlar, sanatçılar ve tüccarlar yaşarlardı. Bu kişiler saraylarının bir köşesine şans tanrıçası Lakşmi’nin tapınağını yaptırmışlardı. Şehrin insanları sağlıklı ve ahlaklı kimselerdi. Bu di yarın insanları huzur ve gönenç içindeydiler; birlik ve beraberlik içinde, kardeşçe yaşayıp gidiyorlardı.

Ülkenin kralı Daşaratha krallığının zevk ve sefasını yıllarca sürmüştü; zenginlik, itibar, şan, şöhret içinde yaşamaktaydı. Uzun lafın kısası her şeye sahipti. Sahipti sahip olmasına ama, mutlu değildi, zira üç kraliçesi olmasına rağmen tahtını bırakabileceği bir veliahdı yoktu. Bu yüzden yaşam ona boş gelmekteydi. Kraliçeler, Kausalya, Surnitra ve Kaikeyi de mutsuzdu.

Daşaratha en sonunda danışman ve azizlerini huzura çağırıp bu konuyu açmış, onlar da aşvamedha töreni yapılmasını, usulünce at kurban edilmesini tavsiye etmişlerdi. Krallık danışmanlarının lideri Sumantra şöyle dedi:

"Yaptığı törenler sayesinde çocuksuzlara evlat veren, keramet sahibi bir aziz var: Rişyaşringa. Emriniz olursa o yönetsin töreni".

Bu öneriyi huzur da bulunan diğer danışman ve azizler de onayladılar ve hemen tören hazırlıklarına başlandı. Kral Daşaratha, büyük aziz Rişyaşringa’yı çağırmaya bizzat kendisi gitti. Saryu nehrinin kenarında yapılacak törene pek çok kral, danışman, azizin yanı sıra Mithila kralı Canaka da katılacaktı. Ayrıca pek çok Brahman da törende hazır bulunacaktı.

Büyük aziz Rişyaşringa, kurban törenine hemen başladı. Adedere göre, kurban edilecek at safkan olmalı, bir yıl süreyle özgür bırakılmalıydı. İşte böyle safkan bir at seyisler nezaretinde getirildi. Ana kraliçe Kausalya, atın alnına dokunup kurbanı kutsadı. Ardından Veda ve Mantraların ilahileri tören yerinde yükselmeye başladı. Ateşe adaklar sunuldu. Kral Daşaratha son adağı ateşe atınca, ateş tanrısı Agni karşılarında belirdi; elindeki altın kasede tılsımlı bir içki vardı.

Büyük aziz Rişyaşringa, Agni’den içki kasesini aldı, kral Daşaratha’ya uzattı ve şöyle dedi:

"Bu içki oğul veren içkidir, bunu kraliçeleriniz arasında pay edin, hepsi içsin".

Kral, kraliçelerden, Kausalya, Surnitra ve Kaikeyi’den, içkiyi tatmalarını istedi. Tılsımlı içki kadehini alnına doğru kaldırdı ve ana kraliçe Kausalya’ya uzattı:

"Bunu aranızda pay edin."

dedi. Kausalya içkinin yansını içti; kalan yansını Surnitra’ya verdi. Surnitra da kendisine düşen kısmı içtikten sonra kalanını Kaikeyi’ye verdi. İşte böylece büyük aziz Rişyaşringa’nm söylediği gibi, tılsımlı içki kraliçeler arasında pay edilmiş, üç kraliçe içkiyi bölüşmüştü.

Gel zaman git zaman, yeni yılın başlangıcında, Çaitra ayının parlak yarısının dokuzuncu gününde kral Daşaratha’nın üç karısı ona 4 çocuk doğurdu. Çaitra ayının on birinci gününde de, kral oğullarına isim töreni yaptırdı. Aziz Vasiştha, ana kraliçe Kausalya’nın, bedeninde Vişnu’nun ruhunu taşıyan güçlü koli u, pembe gözlü ve kızıl dudaklı oğluna Rama; ortanca kraliçe Surnitra’nın ikiz oğullarına Lakşmana ve Şatrughna; Kaikeyi’nin oğluna da Bharata adını koydu.

Kral bu doğumları görkemli şenliklerle kutladı. Brahmanlara ziyafet verdi, halka değerli mücevherler dağıttı. Kraliyet sarayında günlerce ilahiler okundu. Tanrılar çiçeklerden yağmur yağdırdılar. Peri kızları Apsaraslar dans ettiler. Bu çocuklar hem kralı, hem kraliçeleri, hem de Koşala halkını çok mutlu etmişti.

Prenslerin dördü de çok güzeldi, ama bunların en parlağı, en büyüğü Rama’ydı. Kısa sürede babasının gözdesi haline gelmişti. Öyleydi, ama kardeşler birbirlerine derinden bağlıydılar. Lakşmana daha çok Rama’yla, Şatrughna da Bharata’yla zaman geçirdi. Mutlu bir çocukluk dönemi geçirdiler hep birlikte.

Derken prensler serpilip geliştiler. Zamanı geldiğinde kral Daşaratha Rama’yı, Veda, Şastra ve siyaset konularında yetişsin diye saygın hocaların yanına gönderdi. Rama kısa zamanda bütün bilimleri öğrendi. Bu arada okçulukta da hüner sahibi olmuştu. Rama çok cesurdu; dindar, saygılı, bilgiliydi, ama oldukça da mütevaziydi. Kral ile kraliçeler bu nitelikleri· gördükçe, onun boyuna posuna, görünüşüne baktıkça mutlu olmaktaydılar.

Nihayet prensler büyüyüp gelişmiş, yiğit birer genç olmuşlardı. Kral onların artık evlenme vaktinin geldiğini düşündü ve konuyu danışmanlarla azizlere açtı. İşte tam bu sırada, onlar henüz konuyu görüşmeye başlamamışlardı ki, aziz Vişvamitra’nın teşrif ettiği bildirildi. Kral Daşaratha onu karşılamak üzere sarayın kapısına kadar gitti. Göğsünün üstünde ellerini birbirine kavuşturan Daşaratha azizi saygıyla selamladı ve şöyle dedi:

"Ey Saygıdeğer Efendimiz! Gelişinizle şehrimizi ve bizi çok onurlandırdınız. Sizin için yapabileceğimiz ne varsa emrediniz yapalım".

Vişvarnitra;

"Ey Kral! Buraya kahraman oğlunuz Rama’nın yardımını istemeye geldik. Mariça ve Subahu adında iki rakşasa yönettiğim kurban törenine engel oluyor. Töreni koruması için Rama’ya ihtiyacımız var, onun hemen bugün benimle gelmesine izin veriniz. Korkmayın bu Rama’nın iyiliği içindir."

dedi. Bunları duyan kral, korkuya kapılarak aziz Vişvamitra’ya;

"Saygıdeğer Aziz! Neler söylüyorsunuz? Bu rakşasaları şimdiye kadar ne tanrılar ne de kötü ruhlardan biri yenebilmiştir. Onlarla savaşmak kolay değildir. Benim Rama’nın henüz çok genç. Bizzat ben ordumla gelip kurban töreninizi tamamlamanıza yardım ederim. Biricik oğlum Rama’yı bana bağışlayınız. Beni bu ihtiyarlık günlerimde oğlumdan ayırarak kederlere boğmayın."

diye yalvararak aziz Vişvamitra’nın ayaklarına kapandı. Vişvamitra öfkeyle:

"Kral! Daha önce isteklerimi yerine getireceğine dair söz verdiğiniz halde, şimdi sözünüzü neden tutmuyorsunuz? İkşvaku soyundan gelen birine yakışır mı bu?"

diye çıkışınca baş aziz Vasiştha kralı sakinleştirdi:

"Verdiğiniz sözden dönmemelisiniz. Halk sizi sözünün eri diye bilir. Aziz Vişvamitra Rama’yı kendi canı gibi koruyacaktır, tıpkı ateşin tanrısal nektarı koruduğu gibi. Yüce Vişvamitra sayısız gizli bilimlerin öğreticisi ve hayatın sırrına ulaşmış bir çilecidir. Rama’nın onunla gitmesine gönül rahatlığıyla izin verebilirsiniz. Aziz Vişvamitra rakşasaları kendi de yok edebilir, ama o Rama’nın iyiliği için kendisiyle gitmesini istiyor. Korkmayın Rama’ya hiç kimse zarar veremez."

dedi. Vasiştha’nın sözlerinden derin bir şekilde etkilenen kral Daşaratha, Rama’nın aziz Vişvamitra’yla gitmesine razı oldu. Lakşmana da ağabeyisiyle beraber kötü ruhları öldürmeye gidecekti. Kraliçe Kausalya ve kral, Rama ve Lakşmana için uğurlama törenleri düzenlediler. Aziz Vasiştha da kutsal metinlerden ilahiler okudu. Y aylarını, oklarını, kılıçlarını kuş anan iki kardeş aziz Vişvamitra’nın peş ine düştüler ve yola koyuldular. Ayodhya’ dan yaklaşık üç kilometre sonra Saryu nehrinin kenarına vardılar. Vişvamitra yumuşak bir sesle Rama’ya:

"Rama, oğlum! Nehrin suyuyla temizlenip bedenini arındır. Daha fazla kaybedecek vaktimiz yok. Sana Mantraların sırlarını öğreteceğim. Bu uzun, yorucu ve çetin yolculuk boyunca Mantralar bütün zorlukların üstesinden gelmeni sağlayacak, asla açlık ve susuzluk çekmeyeceksin."

Yiğit Rama Mantralardaki adaklan yerine getirdi ve sonbahar güneşi gibi parladı. Rama, gece olduğunda bir çömezin yapması gereken her şeyi Vişvamitra’nın nezaretinde yerine getirdi. Geceyi Vişvamitra Saryu nehrinin kenarında, Rama ile Lakşrnana ise atların üstünde geçirdiler.

Ertesi gün Saryu kıyısında yollarına devam ettiler. Üç yönde hızla akan Saryu ve Ganj’ın birleştiği yerde azizlerin ve çilecilerin inziva yerlerini gördüler. Bu inziva yerlerinin kimlere ait olduğunu öğrenmek istediler. Aziz Vişvamitra gülümseyerek şunları söyledi:

"Dinleyin. Bu gördüğünüz yerler, halkın Kama diye bildiği aşk tanrısının soyuna aittir. Tanrı Şiva meditasyonuna ara verdikten sonra tam tanrılarla birlikte olmaya gidecekken aptal Kama aklını karıştırma cüretini göstermiş. Bunun üzerine fırtına tanrısı Rudra hiddetli gözlerini Kama’ya dikmiş ve onu küle dönüştürmüş. Bundan sonra Kama bedensiz anlamına gelen Ananga adıyla anılmış. Geceyi Saryu ve Ganj’ın birleştiği işte bu yerde geçireceğiz".

Ertesi gün sabah erkenden duasını bitiren Vişvamitra Ganj kıyısına indi. Çileciler güzel bir sal getirdiler. "İki prens bu sala binsinler ve Ganj’ı geçsinler", dediler. Aziz Vişvamitra, Rama ve Lakşrnana sala binerek okyanusa doğru hızla akan Ganj’ı geçmeye başladılar. Uzun bir yolculuktan sonra korkunç bir arınana vardılar. Orman bin bir çeşit böceğin, kurdun kuşun, yırtıcı hayvanın ürkütücü sesleriyle inliyordu. Ortalıkta dev cüsseli filler, aslanlar, kap lanlar, yaban domuzlan dolaşıyordu. Rama ve Lakşmana arınanın niye bu halde olduğunu sordular. Yüce Vişvamitra şöyle söyledi:

"Sevgili oğullarım! Buradan dört fersah uzakta Taraka adında büyük bir ağzı ve güçlü kolları olan kötü bir ruh yaş ar. O çok korkunçtur. Oğlu Mariça’yla birlikte buradaki köyleri yerle bir etti. Gördüğünüz bu korkunç orman işte onların eseridir. Taraka’yı şimdiye kadar hiç kimse yok edemedi, onu ancak sen yok edebilirsin. Senin gücüne inanıyorum. Sakın kadın olduğu için ona acıma!".

Bunları duyan Rama:

"Yüce aziz Vişvamitral Babam sizin bütün emirlerinize itaat etmemi istemişti. İşte o an geldi. Taraka’yı öldürüp insanları onun zulmünden kurtaracağım"

dedi, yayını kurdu ve ipi bıraktı. Yayın çıkardığı ses etrafı inletti. Bu sesi duyan rakşasi Taraka bir an ürktü; öfkeyle sese doğru yöneldi. Rama’nın üzerine tozdan bir bulut serpti, taş tan yağmur yağdırdı, ancak Rama bunlardan kurtulmayı başardı. Rama oku bu sefer Taraka’ya fırlattı. Yaralanan Taraka uzun tırnaklarını çıkarıp Rama’ya saldırdı. Ama Rama onun bu hamlesini de savuşturmuştu. Bunun üzerine Taraka görünmez oldu, yeniden taş yağdırmaya, tozdan bulut serpmeye başladı. Rama oklarını ona doğru fırlatıyor, Taraka bunları savuşturmakta zorlanıyordu. Nihayet uzun bir mücadeleden sonra Rama okunu Taraka’nın kalbinin tam ortasına sapladı. Taraka sendeledi, korkunç bir ses çıkararak yere yığıldı. Aziz Vişvamitra, Rama’nın bu zaferini on.u kucaklayarak kutladı. Rama’nın bu kahramanlığı karşısında, aziz Vişvamitra birçok tanrısal silahı Rama’ya teslim etti.

Rama ve Lakşmana, aziz Vişvamitra’nın isteğiyle inziva yerine doğru yola koyuldular. Yüce Vişvamitra’nın inziva yerindeki çileciler onları büyük bir sevinçle karşıladılar. Bir süre dinlenen Vişvamitra aynı gün kurban törenine başladı. Tören beş gün boyunca aralıksız devam etti. Altıncı gün korkunç bir gök gürlemesi oldu. Siyah buluta benzer iki rakşasa çıkageldi. Bunlardan biri Taraka’nın korkunç oğlu Mariça, diğeri de Mariça’nın arkadaşı Subahu’ydu. Bu rakşasalar arkalarına çok büyük bir ordu alarak tören yerine gelmişlerdi. Mariça ile Subahu kurban törenin yapıldığı yere kan yağdırmaya başladılar. Bunun üzerine Rama, Mariça’nın üstüne fırtına silahı Manavastra’yla saldırdı. Mariça fırtınayla sürüklenip uzak bir okyanusun kenarına düştü. Kendine gelir gelmez güneye doğru kaçmaya başladı. Sıra Subahu’ya gelmişti. Rama Subahu’yu ateş silahı Agneyastra’yla öldürdü. Geri kalan rakşasa ordusunu da rüzgar silahı Vayavastra’yla yok etti. Böylece aziz Vişvamitra kurban törenini tamamlayabildi. Herkes Rama’ya methiyeler düzmeye başladı.

Rama, azizin ayaklarına kapandı ve ellerini birleştirerek

"Şimdiki emriniz nedir?"

diye sordu. Aziz Vişvamitra büyük bir sevgiyle:

"Oğlum! Mithila kralı Canaka’yı bilirsin. O çok büyük bir kurban töreni yaptırıyor, bizim de oraya gitmemiz gerekir. Seninle birlikte Lakşmana’nın da bizimle gelmesini istiyorum. Çünkü kral Canaka bugüne kadar kimsenin yerinden bile oynatamadığı muhteşem bir yaya sahip. Senin o yayı mutlaka görmeni istiyorum."

Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca
Smileys-2
Reply
#3
Oku-1 
Ramayana Destanı
2. Bölüm
Mithila'ya Yolculuk


Rama, Lakşmana, aziz Vişvamitra pek çok çileciyle birlikte Mithila'ya doğru yola çıktılar. Yol boyunca aziz Vişvamitra türlü türlü efsaneler anlattı. Sona nehrini geçerek güzel ormanın başladığı bir bölgeye vardılar. Rama bu bölge ile ilgili bilgi almak için azize sorular soruyor, Vişvamitra da anlatıyordu:

"Burası bir zamanlar benim diyarımdı; buranın kralı bendim"

diye başladı ve Ganj'ın kaynağını nereden aldığını, Parvati ile Sivamikartika'nın nasıl doğduklarını bir bir anlattı:

"Sevgili oğullarım! Tepelerle dağların şahı Himalayalar'dır. Himalaya-ile Mena'nın iki güzel kızı varmış: Ganj ile Uma. Bir zamanlar bir araya gelen tanrılar Himalaya'dan Ganj'ın üç yönde akmasını istemişler. Bunun üzerine üç dünyanın gönenci uğruna Himalaya, kızı Ganj'a isteğini bildirmiş. İstemiş ki üç yöne doğru ayrı ayrı aksın, üç diyarı gönendirsin, yoluna çıkan bütün varlıkları kutsasın.

Daha sonra tanrılar Ganj'ın peşine takılmışlar. Diğer kız katı bir çileci yaşamı sürdürmek için yemin etmiş. Himalaya kızı Uma'yı Rudra ile evlendirmiş. İşte o gün bugündür, cümle halklar Himalaya'nın kızlarına tapar olmuşlar."

Rama ile Lakşmana, Vişvamitra'nın anlattıklarını can kulağıyla dinliyorlardı. Yüce aziz şöyle devam etti:

"Vaktiyle mavi boyunlu tanrı Mahadeva bir eş almış ve kendini aşk oyunlarına kaptırmış. Fakat yüzlerce tanrı yılı geçmesine rağmen bir oğlu olmamış. Tanrılar endişelenmeye başlamışlar, Mahadeva için dua etmişler. Rudra tanrısal enerjisini toplamış, döl tutması için tohumunu toprağa saçmış. Toprak bu tanrısal enerjiyle dolmuş taşmış. Ateş ve Rüzgar toprağın içine girmiş. Gel zaman git zaman, parlak kamışlardan bir orman yetişmiş, ardından da beyaz bir tepe oluşmuş. Bu parlak kamış ormanındaki ateşten kahraman Kartikeya türemiş. Öte yandan Uma da Rudra ile olan evliliğinden bir oğul sahibi olamadığı için tanrıları lanetleyip duruyormuş. Ancak Uma'nın sitemleri hiçbir işe yaramıyormuş. İşte tam bu sırada kutsal Ganj'ın bir kolu olan Mandakini nehri içinde Ateş'ten bir oğul doğmuş. Büyük kız kardeş Ganj, bu oğlanı kendi kız kardeşi Uma'nın oğlu olarak kabul etmiş. Bu oğlanı Uma da alıp kabul etmiş, onu kendi oğlu bilmiş. İşte böyle olmuş.

Bir de Mandakini nehri hikayesi var. Tanrılar yaratıkların efendisi Paşupati' den, güzel bir kadın şeklinde görünen Mandakini nehrinin rahmine tanrısal enerjiyi taşımasını istemişler. Bu tanrısal enerjiden çok etkilenen Ganj, ateş tanrısının sözleri üzerine, tanrısal enerjiyi Himalaya yakınlarına taşımış. Bu enerji erimiş altın gibi parlıyormuş. Böylece yakınındaki her şey altın ve gümüşe, uzaktaki her şey de demir ve bakıra dönüşmüş. Geriye kalanlarsa çinko olmuş. İşte madenler böyle oluşmuş".

Vişvamitra konuştukça konuşuyor, yol boyu Rama ile Lakşmana'nın sorularını cevaplıyor, onlara hikâyeler, destanlar anlatıyordu. Nihayet Mithila yakınlarına vardılar. Burada ıssız görünen bir inziva yeri gördüler. Rama, burayı merak etti. Vişvamitra:

"Bir zamanlar burası aziz Gautama'nın inziva yeriydi. Güzeller güzeli karısı Ahalya ile birlikte burada yaşayıp gidiyorlardı. Günlerden bir gün çok üzücü bir olay oldu. Bir gece, sabaha karşı, Gautama Ganj'da yıkanmaya gitmişti; bu arada 'aziz kılığına girmiş tanrı İndra çıkageldi ve Ahalya'ya yaklaşıp, 'Ey büyüleyici dilber! Aşk ne zaman bilir ne mekan; ne yaş bilir ne baş. Gel halvet olalım, şuracıkta hoş tutalım birbirimizi' dedi. Ahalya çileci kılığında gelenin İndra olduğunu biliyordu. Dayanamayıp İndra'nın teklifini kabul etti. Sonra da şöyle dedi: 'Arzuların tatmin oldu. Al götür beni şimdi, uzaklara kaçalım. Kendini ve beni Gautama'nın hiddetinden koru. ' Bunun üzerine İndra: 'Beni mutlu ettin. Ben şimdi evime dönmeliyim' diyerek çileci Gautama'nın gadrinden korktu ve kulübeyi hızla terk ediyordu ki Gautama çıkageldi. İndra'yı görünce öfkelendi: 'Demek benim kılığıma girip kanınla gönül eğlendirirsin. Lanetim üzerine olsun, bundan böyle kimse bilemesin, erkek misin yoksa kadın mı, cinsiyetin hiç olmasın hatta, saklı kalsın el gözünden, kendi gözünden bile' deyip beddualar yağdırdı. Sonra Ahalya'ya döndü ve ona da şunu dedi: 'Artık hep bu kulübede yaşayacak, görünmez bir can olacaksın. Yatağın kül olacak, içtiğin de yediğin de hava olacak, pişmanlıktan kuruyup kalacaksın. İşte böylece binlerce yıl yaşayacaksın. Eğer ki birgün kral Daşaratha'nın oğlu Rama bu ormana gelirse ve sen de ona cömertçe hizmet edersen, işte ancak o zaman bu lanetten kurtulacaksın. Ancak o zaman eski şekline kavuşacak ve benimle yeniden birleşeceksin' dedi.

İşte bunları söyledi Gautama ve o saat kulübeyi terk etti, ibadet etmek üzere Himalayalara doğru yola koyuldu. O zamandan sonra İndra uzunca bir süre lanetli kaldı. Ama uğraşa-didine, en sonunda, tanrıların yardımıyla erkekliğine yeniden kavuştu. Gelgelelim Ahalya o gün bu gündür lanetin pençesinden kurtulamadı".

Bu hikayeyi duyan Rama Ahalya'ya acıdı. Rama ve Lakşmana, kutsal Vişvamitra'nın ardından kulübeye girdiler. Ahalya çok güzel bir kadındı, tıpkı dumanın ortasındaki bir ateş, sisler arasından çıkıveren bir dolunay, bulutların arkasına gizlenmiş, göz kamaştırıcı bir güneş gibiydi. Ahalya, Gautama'nın lânetinin etkisi altındaydı. İşte şimdi, nihayet günahlarından arınma, bütün güzelliğiyle eski haline dönme fırsatı belirmişti. Rama ve Lakşmana, Ahalya'yı saygıyla selamladılar. Gautama'nın sözlerini hatırlayan Ahalya, Rama'nın ayaklarına kapandı; ona büyük bir misafirperverlik göstererek kutsal bitki ve otlardan oluşan Arghya ve süt ikram etti. Böylece gökyüzünden çiçekler yağdı, tanrılar Ahalya için dua ettiler. Aziz Gautama yoga sayesinde bütün olup bitenleri öğrendi ve inziva yerine geri dönerek Ahalya'yla çileci bir yaşam sürmeye başladı.

Kutsal Vişvamitra, Rama ve Lakşmana bu olayın ardından Gautama'nın inziva yerinden ayrıldılar, Mithila'ya doğru yola koyuldular. Vişvamitra'nın geliş haberini alan kral Canaka rahibi Satananda ve diğer azizleriyle Vişvamitra'yı şehrin dışında büyük bir törenle karşıladı, onlara kutsal Arghya sundu. Vişvamitra'ya şöyle dedi:

"Bugün burada, kutsal varlığınız sayesinde, tanrıların lütfuyla kurban törenim usulünce tamamlandı."

Canaka Vişvamitra'ya saygıyla yaklaşıp onun yanında duran iki yiğidin, kılıç, ok ve yay kuşanmış o yakışıklı iki delikanlının kim olduğunu sordu. Bir kral soyunun süsleri miydiler yoksa bizzat tanrının kendisi mi? Vişvamitra:

"Yüce Kral bu yakışıklı gençler Koşala kralı Daşaratha'nın oğullarıdır."

dedi. Vişvamitra yol boyunca başlarından geçenleri anlattı. Bu delikanlıların kral Canaka'nın o muhteşem yayını görmek için sabırsızlandıklarını, yayı onlara gösterirse çok memnun olacaklarını söyledi. Kral Canaka şöyle dedi:

"Elbette, ama önce size yayın bütün hikâyesini anlatmak isterim. Bir zamanlar Dakşa'nın kurban töreninde tanrı Şiva kendisine pay verilmediği için öfkeye kapılmış ve tanrıları yok etmek istemiş. Tanrılar korkmuşlar, Şiva'nın öfkesini yarıştırmaya çalışmışlar, yalvarıp yakarmışlar. Tanrıların yakarışlarıyla sakinleşen Şiva, yayını tanrılara vermiş. İşte o tanrılar o yayı benim atalarımdan birine, kral Devaratha'ya vermişler. Atalarımdan da bana kaldı. İşte o günden beri bu yay burada durmaktadır. Muhteşem bir yay, tıpkı kızım gibi."

Canaka, bir an duraksayıp yeniden başladı anlatmaya:

"Güzeller güzeli kızım toprağın bir armağanıydı bana. Bakın nasıl doğdu, anlatayım. Birgün kurban töreni için tarlayı sürüyordum ki sabanıma bir şey takıldı, bir kız çocuğuydu bu. Törene katılması için onu temizledim ve ona saban izi anlamına gelen Sita ismini verdim. Toprağın doğurduğu bu çocuğu kızım bildim, aldım evime götürdüm. Kızım büyüyüp serpildi, evlenme yaşına geldi. İşte o zaman ben de bir ant içtim: Şiva'nın yayını kim gererse kızımı onunla evlendirecektim. Uzak diyarlardan krallar, prensler geldiler akın akın. Ancak Şiva'nın yayını kimse oynatamadı yerinden."

Kral Canaka bunları dedi, aziz Vişvamitra kutsadı onu. Soylu kral onlara geceyi geçirecekleri yeri gösterdi, dinlenmelerini söyledi. Ertesi gün aziz Vişvamitra, Rama ve Lakşmana kralın sarayına gittiler. Kral onlara yayı göstereceğini söyledikten sonra hizmetçilerine yayı getirmelerini emretti. Hizmetçiler, 8 demir tekerleğin üstüne oturtulmuş büyük bir sandığı bin bir güçlükle sürüp getirdiler, yay bu sandığın içine yerleştirilmişti. Kral Canaka, huzurdakilere dönerek şöyle dedi:

"Kutsal Vişvamitra! İşte Şiva'nın yayı. Size anlattığım gibi bu yayı tanrılar kutsal bir gecede atamıza vermişler. Şimdiye kadar bu yayı kurmak şöyle dursun onu kaldırmayı bile başaran olmadı."

Bunun üzerine Vişvamitra Rama'ya yayı kaldırmasını işaret etti. Rama yayı kolayca kaldırdı, yayı germek isteyince yay ortadan iki parçaya bölündü. O anda bütün yeryüzü, dağlar, okyanuslar, ovalar sallanmaya, sarsılmaya başladı. Vişvamitra, Canaka, Rama ve Lakşmana'nın dışındaki herkes kendilerinden geçerek yere düştü. Canaka Rama'yı göstererek:

"İşte şimdi bu yiğit gencin yüce kral Daşaratha'nın oğlu olduğuna inandım. Sita'nın evleneceği erkekle ilgili hiçbir kuşkum kalmadı. Artık kızım Sita onurlu ve kahraman Rama'yla evlenebilir. Ayodhya'ya elçiler gitsin, Rama ve Lakşmana'nın güven içinde olduklarını, bir de bu kutsal düğün haberini kral Daşaratha'ya bildirsinler."

dedi. Bunun üzerine kralın danışmanları hemen hazırlanıp Ayodhya'ya doğru yola koyuldular.

Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca
Smileys-2
Reply
#4
Oku-1 
Ramayana Destanı
3. Bölüm
Rama'nın Düğünü


Kral Canaka'nın elçileri 3 gün 3 gece süren zorlu bir yolculuktan sonra Ayodhya kentine ulaştılar. Canaka'nın elçilerinden Rama ve Lakşmana'nın kahramanlık öykülerini işiten kral Daşaratha çok mutlu oldu; yaverlerine Mithila yolculuğu için gerekli hazırlıkları yapmalarını emretti. Aziz Vasişthayla kral Daşaratha kutsal hükümdarlık arabasına bindiler. Düğün alayı 4 tarafında ordu birlikleriyle çepeçevre sarılı bir halde yola çıktı.

Uzun bir yolculuktan sonra Mithila'ya vardılar. Kral Canaka şehrin kapısına kadar geldi ve düğün alayını karşıladı. Hep birlikte rengarenk süslenmiş düğün yerine gittiler. Bu arada Vişvamitra da kral Daşaratha'nın geldiğini haber alarak Rama ve Lakşmana'yla birlikte düğün yerine gitti. Prensler babalarını büyük bir saygıyla selamladılar. Kral Daşaratha, Vişvamitra'nın önünde eğilerek:

"Kutsal Efendimiz! Sizin sayenizde bu güzel günü görmek bana nasip oldu."

dedi ve şükranlarını sundu.

Kral Canaka'nın şehri ışıl ışıldı. Bütün kent çiçeklerle, yapraklarla süslenmişti. Her yerden kutsal ilahiler yükseliyordu. Kraliyet yolu, kraliyet sarayı konuklarla doluydu. Düğün çardağı mücevherler, elmas çiçekler ve yapraklarla süslenmişti. Mücevherden yapılmış türlü türlü kuşlar çardağın üstüne asılmıştı, bunlar rüzgarın esintisiyle tatlı melodiler çıkarıyorlardı.

Kral Daşaratha Rama, Lakşmana, Bharata ve Şatrughna'yı alarak aziz Vasiştha'yla birlikte düğün çardağına girdiler. Kral Canaka'ysa çok değerli mücevherlerle süslenmiş elbiseler içindeki 4 prensesi alarak çardağa vardı. Kral Canaka kızlarını Daşaratha'ya takdim etti:

"Kral! İş te bu benim saban sürerken toprakta bulduğumu söylediğim büyük kızım Sita. Kahraman oğlunuz Rama'nın müstakbel eşi. Yanındaki 2. kızım Urmila. Diğerleriyse.küçük kardeşim Kuşdhvaca'nın büyük kızı Mandavi ve küçük kızı Şurutakirti. Sita'nın düğünüyle birlikte onların düğününün de yapılması benim en büyük arzumdur. Ben Lakşmana'yla Urmila'nın, Bharata'yla Mandavi'nin ve Şatrughnayla Şurutakirti'nin evlenmelerini uygun görüyorum, siz de bunu kabul ederseniz beni bahtiyar edersiniz."

Canaka'nın bu isteğini kral Daşaratha kabul etti. Canaka 4 genç kızı Daşaratha'ya teslim etti ve şöyle dedi:

"Bunları sana teslim ediyorum, bunların düğünlerini bizzat sen yap ve onları daima koru, bu zarif gölgeler ebediyen seninle beraber yaşasın."

Düğün günü geldiğinde Daşaratha 4 oğluyla. Birlikte düğün çardağına geldi. Aziz Vasiştha;

"Şimdi Rama'nın evlilik törenine başlıyoruz"

dedi. Vasiştha, Satananda ve Vişvamitra, Şastraların emirlerine göre bir sunak tertip ettiler. Her tarafa rengarenk saksılar içinde güzel kokulu çiçekler ekilmiş, kutsal dallardan tütsüler yakılmıştı; konuklara kutsal Arghya içeceği sunulmaktaydı. Bu arada güzeller güzeli Sita mücevherlerle süslü elbisesiyle kutsal ateşin önünde Rama'nın yanında yerini aldı. Kral Canaka:

"Ey Rama! Kızım Sita bugünden itibaren her yaptığın işte senin arkadaşın olacaktır. Bu kızı kabul et ve onun elinden tut. Sita, bir eş olarak sana sadık olacak, kendini sana adayacak. İffetli ve erdemli bu kadın yüce ruhuyla seni yaşamı boyunca gölgen gibi takip edecek."

dedi. Bunları söyledikten sonra Rama'nın ellerine kutsal su serperek onu kutsadı. Tanrılar ve azizler de bu birlikteliği kutsayıp dua ettiler. Böylece Veda ve Mantraların gerektirdiği biçimde düğün töreni yapılmış oldu. Gökyüzü bu evliliği çiçekler yağdırarak kutladı. Lakşmana, Bharata ve Şatrughna'nın düğünleri de aynı şekilde tamamlandı.

Birkaç gün kral Canaka'nın konuğu olan kral Daşaratha sonunda düğün alayıyla birlikte Ayodhya'ya doğru yola çıktı. Mithila'dan biraz uzaklaşmışlardı ki aniden korkunç bir fırtına koptu. Hemen ardından da öfkeli Paraşurama, baltası ve yayıyla ortaya çıktı. Paraşurama'yı gören Ayodhyalılar çok korktular. Kral Daşaratha'nın aklı başından gitti. Paraşurama, Rama'nın yolunu keserek.

"Rama! Şiva'nın eski yayını kırarak nam saldın fakat bugün ben senin ününü ve kibrini yok edeceğim."

dedi. Kral Daşaratha, Rama'yı bırakması için Paraşurama'ya çok yalvardı. Paraşurama, Oaşaratha'nın söylediklerini duydu fakat hiç aldınş etmedi. Paraşurama Rama'ya dönerek şöyle dedi:

"Al bakalım! Şimdi de benim yayımı kaldır da görelim. Eğer kaldıramazsan baltama kurban olursun."

Bunları duyan kral Daşaratha korkusundan kendinden geçip yere yığıldı. Akıllı Rama cesurca ortaya çıktı ve:

"Madem gücümü görmek istiyorsun, pekala, gör o zaman!"

dedi. Paraşurama'nın yayını aldı, ona:

"Senin bütün güçlerini hemen şu anda yok edeceğim."

dedi. Aniden sanki bütün büyü bozuldu ve Paraşurama'nın görkeminden eser kalmadı. Paraşurama Rama'ya yalvardı:

"Kahraman Rama! Bütün güçlerimi yok et, kabul; fakat birazcık akıl bırak bende, bırak ki Mahendra dağına geri dönebileyim."

Bunun üzerine Rama onu bağışladı. Bu büyüklük karşısında Paraşurama, Rama'ya hayran kaldı. Rama Paraşurama'ya gitmesi için izin verdikten sonra düğün alayı yoluna devam etti.

Düğün alayının Ayodhya'ya varışı şehirdeki herkesi mutluluğa boğdu. İnsanlar sevinçten sokaklarda deniz kabukları, ziller, davullar çalmaya başladılar. Kadınlar şarkılar söylediler, etrafa çiçekler yağdırdılar. Kraliçeler, oğullan ile gelinleri için görkemli törenler, ayinler, şölenler düzenlediler. Kral Daşaratha'nın sarayı, tekmil halkın mutluluğunu gösterircesine ışıl ışıl parlıyordu. Herkes çok mutluydu; çünkü prensler kişilikli, erdemli ve varlıklı eşler almışlardı; çünkü Daşaratha ve kraliçeleri mükemmel gelinlere sahip olmuşlardı, üstelik soyları devam edecekti; gelinler de çok mutluydular; çünkü kahraman ve soylu erkeklerle evlenmişlerdi.

Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca
Smileys-2
Reply
#5
Oku-1 
Ramayana Destanı
4. Bölüm
Rama'nın Kral İlan Edilişi


Rama ile Sita'nın evlilik törenlerinden sonra Ayodhya'ya dönen herkes, uzun yıllar mutlu yaşadı. Aradan uzun yıllar geçmiş, kral Daşaratha yaşlanmıştı. Ülkesinin ve tahtının yönetimini artık soyundan bir kahramana devretme zamanının geldiğini düşündü. Daşaratha, sahip olduğu dört oğlunu da aynı bedenden çıkan dört kol gibi severdi; ama Rama'ya ayrı bir düşkünlüğü vardı. Rakşasa kralı Ravana'yı yok etmek için tanrı Vişnu'nun beden bulduğu kutsal oğul, kahraman Rama'ydı. Bu nedenle Ayodhya'nın yeni kralı Rama'dan başkası olamazdı.

Birgün Daşaratha danışmanlarını yanına çağırdı ve şöyle dedi:

"Şimdi söyleyeceklerime iyi kulak verin. Biliyorsunuz, ben artık iyice yaşlandım. Kendimi çok güçsüz hissediyorum. Bu yüzden tahtımı insanların sevgilisi, kahraman Rama'ya bırakmaya karar verdim. Bu kararımı halkımın da onaylayacağından hiç kuşkum yok. İkşvaku· soyundan olan atalarımdan devraldığım tahtı ve ülkemi uzun yıllar en iyi şekilde yönetmeye çalıştım ama artık yorgun ve yaşlıyım. Dinlenme vaktimin geldiğini düşünüyorum. Bütün din adamlarının da izniyle tahtımı oğluma bırakıp çekilmek niyetindeyim. Bugünden itibaren tüm yetkilerimi; tanrı İndra gibi güçlü, iyi meziyetlerle bezenmiş, soylu ve şanlı oğlum Rama'ya devrediyorum."

Daşaratha'nın bu kararını danışmanları da memnuniyetle desteklediler:

"İyi vasıflara sahip asil oğlunuzla ilgili bu kararınızı huzurunuzda halka duyuralım. Rama, tanrıların kralı İndra gibi güçlü ve emsalsizdir. Yeryüzündeki en dürüst kişi, insanların en iyisidir! Erdemin en değerlisi, gücün en görkemlisi onda mevcuttur. İnanıyoruz ki tıpkı insanları mutlu eden Ay gibi doğacaktır halkımızın üstüne. O bütün Vedalar'ı çok iyi öğrenmiştir, bu konuda bilgisi tartışma götürmez biridir. O bütün varlıkların en şereflisi, en kutsalıdır. Ulu kralımız! Şimdi Rama'nın kuracağı düzen için dua edelim, Masmavi bir nilüfer çiçeğini andıran Rama'nın tahta çıkması herkesin yararına olacaktır."

İşte böyle dediler ve huzurdaki herkes, yaşlısıyla, genciyle, bütün danışmanlar Rama'nın sağlığı, başarısı için dua ettiler, ömrünün uzun olmasını dilediler.

Daşaratha Rama'nın tahta çıkma töreninin yaklaşan kutsal Çaitra ayında yapılmasını istedi. Bu istek sevinçle karşılandı. Tören hazırlıkları aziz Vasiştha'nın denetiminde başladı. Vasiştha danışmanlara buyruklar yağdırıyordu:

"Yarından tezi yok, altın ve değerli taşlar tedarik edin, kutsal şifalı bitkiler toplayın, beyaz çiçeklerden çelenkler yapın, altından bir sürahi hazırlayın, şehrin bütün sokaklarını temizleyin, şehrin giriş kapılarını ve her yerini süsleyin, bayraklar asın, tütsüler yakın, herkesi iyice doyurun, Brahmanlara cömertçe bağışlarda bul unun. Sabah erkenden Brahmanlar ayinlere başlasınlar."

Vasiştha bu emirleri verdikten sonra herkes kendine düşen işle meşgul olmaya başladı. Bu hazırlıklar sürerken, kral Daşaratha henüz hiçbir şeyden haberi olmayan Rama'yı yanına çağırttı ve ona şunları söyledi:

"Sen benim ilk kraliçem Kausalya'dan doğdun. Sen erdemlisin, insanların sevgilisisin, benim de biricik oğlumsun. Ay Puşya takım yıldızına girdiğinde tahta çıkacaksın. Hünerlerle dolu olduğunu biliyorum. Yine de sana bazı öğütlerim olacak. Alçak gönüllüsün daha da mütevazı olup duygularını kontrol et. Ülkenin hazinesini parayla, cephanesini silahla, ambarını tahılla dolu tut. Halkına karşı hep adil ol."

Rama babasının öğütlerini büyük bir dikkatle dinledi, sonra da huzurdan çekilmek için izin istedi. Rama, hemen kraliçe Kausalya'nın yanına koştu. Kral Dapratha'nın söylediklerini bir bir anlatmak istiyordu. O sırada Sita, Surnitra ve Lakşmana Kausalya'nın yanındaydılar. Rama annesi Kausalya'yı gözleri kapalı ibadet ederken buldu. Kraliçe, Rama'nın geleceği ve kaderi için dua etmekteydi. Rama annesine,

"Anne! Babam yarın krallık tacını bana devredeceğini söyledi."

dedi. Kausalya büyük bir sevinçle oğlunu bağrına bastı:

"Ömrün uzun olsun, düşmanlarını her zaman mağlup edesin, beni ve dostlarını hep sevindir, sen benim canımdan bir cansın, ne mutlu bana! Tanrı Vişnu'ya yakarışlarımın karşılığını gördüm işte! Hükümdarlık saltanatı daima senin olacaktır!"

Bunlara çok sevinen Lakşmana, ellerini çırparak sevincini belli etti. Rama Lakşmana'ya dönerek şöyle dedi.

"Bundan böyle krallık sorumluluklarımı benimle birlikte paylaşacaksın, sen benim ikinci yarımsın. Hayatım seninle, krallığım da seninle olacak."

Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca
Smileys-2
Reply
#6
Oku-1 
Ramayana Destanı
5. Bölüm
Kaikeyi'nin Oyunu


Ayodhya yeni kralları Rama için tören hazırlıklarına devam ededursun, Rama'nın tahta çıkışına sevinmeyen biri vardı: Kraliçe Kaikeyi'nin kambur ve çirkin hizmetçisi Manthara. Manthara Rama'nın tahta çıkma haberini duyar duymaz soluğu Kaikeyi'nin yanında almıştı. Kaikeyi'nin aklını çelmek ve onu, oğlu Bharata'yı tahta geçirmeye ikna etmek istiyordu. Böylece o ana kadar sahip olduğu konumunu kaybetmemiş olacaktı.

Manthara, Kaikeyi'ye şöyle dedi:

"Soylu kraliçem. Felaket yanı başında kol geziyor ama sen bunun farkında bile değilsin."

Kaikeyi, Manthara'nın ne demek istediğini önce anlamadı:

"Manthara neler oluyor? Niye açıkça anlatmıyorsun? Yoksa Rama'ya ya da Bharata'ya bir şey mi oldu?"

Manthara:

"Ah benim saf kraliçem. Aklınızı kullanmalısınız Rama'nın tahta çıkmasıyla yaklaşan tehlikeyi nasıl göremezsinizi Rama kral olunca Bharata'yı sağ bırakmayacaktır. Kausalya ana kraliçe olacak, siz de onun gölgesinde kalacaksınız. Kral tatlı sözleriyle sizi aldattı. Kausalya'nın arzularını yerine getirdi. Çok safsınız! Kralın size söyleyeceklerine hemen inanırsınız, oysa bunların hepsi yalan. Kesin olan şu ki, Rama tahta geçer geçmez Bharata'yı katledecek. Şimdi, hem kendi iyiliğiniz için hem de Bharata'nın yaşaması için hemen karar vermelisiniz. Bharata'yı ve kendinizi yakında baş gösterecek belalardan koruyun!"

Ay gibi güzel Kaikeyi, Manthara'nın söylediklerine hiç aldırış etmedi, gülüp geçti. Rama'nın tahta çıkış haberine çok sevinmişti. Kaikeyi, şunları söyledi:

"Bugün aldığım en güzel haber. Dile benden ne dilersen. Sevgili Rama ve Bharata'nın her ikisi de benim için birdir. Kralın tahtını Rama'ya bırakması haberi çok iyi bir haber. Şimdi bana gerçeği söyle Manthara, niçin bu habere benim kadar sevinmedin?"

Kraliçenin sözlerini duyan Manthara, çirkin oyuna Kaikeyi'de alet etmek istiyordu. Rama'nın Bharata ile Kausalya'ya yapabileceği kötülükleri tekrar sıraladı ve devam etti:

"Sevgili kraliçem! Bu tehlikeden kurtulmanın bir tek yolu var. Rama ormana gönderilmeli, krallık nişanı Bharata'ya verilmeli."

Daha buna benzer birçok yalan dolan ile sözlerini süsledi. İşte en sonunda, Manthara'nın söyledikleriyle Kaikeyi'nin aklı karışmıştı. Amacına ulaşmak için az kaldığını gören Manthara, son darbeyi indirdi:

"Kraliçem! Güneyde Dandaka ormanında Vakayanta adında bir şehir vardır. Bir zamanlar orada Timidvaca adında bir kötü ruh yaşardı. O kötü ruhla tanrı İndra arasında bir savaş olmuştu. Kötü ruhlarla tanrılar arasındaki bu savaşta kral Daşaratha İndra'ya yardım etmişti. Hatırlarsanız, siz de kralın yanındaydınız. Kral, bütün gücü ve cesaretiyle savaşmıştı. Savaş alanında yaralanan kralın hayatını kurtarmıştınız. Kral hayatını kurtardığınız için sizden iki dilekte bulunmanızı istemişti. O iki dileğinizi hiç söylemediniz. Şimdi dileklerinizi söylemenin tam zamanıdır. Kraldan iki şey dileyin. Birincisi Bharata'nın krallık nişanını alması olsun, diğeri de Rama'nın 14 yıl boyunca ormana sürgüne gönderilmesi. Kraliçem! Bütün bunları hem Bharata'nın sağlığı hem de kendi esenliğiniz için yapmalısınız. Şimdi hemen kralın odasına gidin ve öfkenizi gösterin."

Manthara'nın bu fitne dolu sözlerini dinledikçe Kaikeyi'nin zihni bulanıyor, düşünceleri karışıyor, yavaş yavaş öfkelenmeye başlıyordu. Sonunda öyle bir an geldi ki kraliçenin güzel yüzü öfkeyle kızarmaya başladı. Bedenini saran süsler birden değişti, şimdi parlak bir günü değil yıldızsız, kasvetli bir geceyi andırıyordu kraliçe. Bu sırada kral Daşaratha, taç giyme töreni ile ilgili son emirleri veriyordu. Bu güzel haberi Kaikeyi'ye vermek için sabırsızlanıyordu.

Kral Daşaratha, Kaikeyi'nin yatak odasına varınca kraliçenin öfkeli ve küskün olduğunu fark etti. Kral için Kaikeyi kendi nefesinden bile değerliydi. Kral dayanamayıp sordu:

"Niçin böyle küskün duruyorsun! Biliyorsun ki senin için her şeyi yaparım, iste yeter ki. Sen iste, bir çulsuzu kral, kralı da sefil bir dilenci kılayım. Varsa eğer canını sıkan, sana ters bakan biri, emret, ellerimden içsin ölümün içkisini. Yeter ki bana dileğini söyle, söyle ki hemen yerine getireyim."

Bunları duyan Kaikeyi'nin öfkesi, yerini cesarete bıraktı. Kraliçe şöyle konuştu:

"Bir zamanlar canını kurtarmıştım senin. Karşılığında iki dileğimi yerine getireceğine dair söz vermiştin. İşte şimdi zamanıdır. Yerine getir dileklerimi".

İşte bunları söyledi ve dileklerini sıraladı. Kral bu dilekleri duyunca donakaldı. Bir süre sonra kendine elen kral, Kaikeyi'yi ikna etmeye çalıştı. Kaikeyi'ye şöyle dedi:

"İlk dileğini yerine getireceğim. Ancak Bharata Ayodhya'da değil, döner dönmez krallık nişanını ona vereceğim. İkinci dileğine gelince. Ben de senden merhametli olmanı istiyorum, acı bana, bırak burada kalsın oğulcuğum, Rama'ma kıyma!"

Kaikeyi kralın sözlerinden etkilenmişe benzemiyordu. Gerçekten de bu sözlerin ardından her iki dileğinde de ısrarlı olduğunu bildirdi. Hem Bharata krallık nişanı alacak, hem de Rama arınana sürgüne gönderilecekti, işte iki dileğinin ikisinin de yerine getirilmesini söylüyordu. Kral umutsuzluk içinde dil döktü, yalvardı, yakardı, gelgelelim kraliçeyi ikna edemedi. Şöyle dedi Kaikeyi:

"Kralım! Ne sözleriniz, ne de davranışlarınız İkşvaku soyuna yakışıyor. Sizin atalarınız doğruları savunmak için çok acılar çekti. Harişçandra ve Şiva'nın adları bu yüzden kutsal ve saygındır. Yeryüzünde doğrudan öte başka hiçbir şey yoktur. Doğruyu bırakırsanız hangi yüzle çıkarsınız kullarınızın karşısına? Son sözüm odur ki, dileklerimi yerine getirmezseniz hiç durmam, öldürürüm kendimi ve siz de bu utançla, bu onur kusuruyla, sefalet içinde koşarsınız yıkıma doğru."

Bu acı sözleri duyan kral, çaresizlik içinde kalakaldı. Kaikeyi'nin kinini dindirecek, dileklerinden vazgeçmesini sağlayacak hiçbir şey yapamayacağını anlamıştı. Gece, çözüm arayan bütün düşüncelerin, dile gelmeyen hislerin, acıların kundağı gibiydi. Koca kral yatağında dönüp duruyor, ne düşüneceğini bilemiyordu. İşte öyle bin bir karmaşık düşünce, acı, öfke, kin, çaresizlik duygusu birbirini kovaladı.

Derken sabah oldu. Odaya ilk Sumantra girdi. Aziz Vasiştha'nın töreni başlatmak için geldiğini ve kralı beklediğini söyledi. Kralın halini gören Sumantra, bu durumu tören heyecanına verdi. Kral Daşaratha Sumantra'ya, gidip Rama'yı getirmesini emretti. Sumantra hemen koştu, gidip haber verdi. Biraz sonra Rama, yanında Lakşmana'yla birlikte geldi.

Kral karşısında Rama'yı görünce çok kederlendi, dili tutuldu, bir tek söz edemez oldu. Bunun üzerine Kaikeyi hemen araya girdi ve Rama'ya her şeyi anlattı. Rama gözlerini kral babasına dikerek, alabildiğine soğukkanlılıkla şöyle dedi:

"Babamın verdiği sözü yerine getirmek benim için en önemli görevdir. Bu yüzden derhal şimdi ormana gidiyorum. Bharata'yı getirterek krallık nişanını ona veriniz. Kardeşim Bharata için her şeyi bırakmaya hazırım."

İşte bunları söyledi Rama ve izin alıp huzurdan çekildi. Dosdoğru annesinin, kraliçe Kausalya'nın yanına gitti. İçeri girdiğinde kraliçe tören hazırlıklarıyla ilgileniyordu. Yanına yaklaşıp Kaikeyi'nin odasında olup biteni anlattı. Rama'nın anlattıklarını duyan Kausalya olduğu yere yığıldı kaldı; daha önce hiç bu kadar kederlenmemişti. Rama onu yerden kaldırdı. Kausalya zorlanarak şöyle dedi:

"Sevgili Rama! Keşke doğmayaydın, hiç dünya yüzü görmeyeydin, oğulsuz kalaydım. Hiç olmazsa bu kara günü görmezdim. Demek Kaikeyi'nin dileği bu! Oysa ben her zaman Kaikeyi'nin yanında oldum, ona asla kötülük etmedim, bize bunları niye yaptığını bir türlü anlamıyorum."

Bu sırada olan biteni gören, Kausalya'nın acısına tanık olan Lakşmana öfkeye kapıldı, ne yapacağını bilemiyordu. Rama, Lakşmana'yla konuşup onu yatıştırdı, ona:

"Ormana gideceğim, hemen hazırlıklara başla."

dedi. Annesinin eteğini öpen Rama ormana gitmek için izin istedi. Kausalya:

"Senin ormana gitmeni istemiyorum, buna engel olacağım. Baban Kaikeyi'nin oyununa geldi. Bir suç işlemediğin halde ormana niçin gidecekmişsin! Kralın emri adil değil. Bu emri yerine getirmemelisin."

Rama, babasının sözünü yerine getirmesinin en büyük görevi olduğu söyledi defalarca:

"Ağaç kabuğundan giysiler giymeye, derelerden su içip, topladıklarımı yemeye razıyım, yeter ki babamın verdiği söz yerine gelsin. Anne, sen de kabul et artık. Onun emrini çiğnemek haddim değil benim. Ormana gitmem için bana izin ver, hayır duanı eksik etme."

Bunları söyleyip Lakşmana'ya döndü Rama:

"Kardeşim! Alın yazısında ne varsa odur yaş anacak, başkası değil. Hayat bu, böyle felaketler olacak elbet. Kimsenin bunda bir günahı yok, ne kralın ne de Kaikeyi'nin."

Lakşmana Rama'nın söylediklerinden hiç hoşlanmadı. Öfkeyle:

"Kadere inanmak korkakların işidir. Yaşam, sadece kendine güvenenleri başarılı kılar. Kendi gücünüzle krallık tahtına çıkınız. Eğer herhangi biri buna karşı çıkarsa ben Ayodhya'ya ateşten yağmur yağdırırım."

Böyle dedi, ama Rama onu tatlı sözlerle yatıştırdı. Sonra, oradan çıkıp karısı Sita'nın yanına gitti. Ormana gitmeye karar verdiğini söyledi. Ondan Ayodhya'da kalmasını, annesine ve babasına hizmet etmesini istedi. Sita buna karşı çıktı; çünkü ona göre iyi bir eşin yeri kocasının yanıydı. Rama ona arınanın tehlikelerinden ve kötülüklerinden söz etti, burada, annesi ve babasıyla kalmasının onun iyiliğine olacağını söyledi.

Gelgelelim Sita Rama'dan ayrılmaya yanaşmıyordu. Kararı kesindi, onunla ormana gidecek, bütün zorluklara birlikte göğüs gereceklerdi. Lakşmana da aynı şeyleri söyleyip onlara katılacağını, hep birlikte her şeyin daha kolay olacağını anlattı. Nihayet Rama, Sita ile birlikte Lakşmana'nın da kendisiyle birlikte ormana gelmesine razı oldu.

Sonunda genç prenslerle birlikte Si ta da hazırlıklarını tamamladı ve hep birlikte ormana hareket ettiler. Günler geçiyor, ayrılık kral Daşaratha'nın yüreğinde gittikçe ağırlaşıyordu. Derken kralın sağlığı iyiden iyiye bozuldu. Bir gece kral sıçrayarak uykusundan uyandı. Başına gelen bu felaketin, gençliğinde işlemiş olduğu bir günahın
sonucu olduğunu anladı. Olanı biteni Kausalya'ya anlattı:

"Ben prensken, seninle evlenmeden önce yağmurlu bir günde Saryu nehrinin kenarında avlamaya gitmiştim. O günlerde avlanmaya çok meraklıydım. Hava kararmak üzereyken birdenbire bir homurtu duydum. Sesin geldiği yöne doğru yöneldim. Ağaçlar ve çalılıklar arasında, bir gölge vardı. O yöne doğru okumu fırlattım. İnsan çığlığına benzer bir ses geldi. Ne olduğunu anlayamamıştım. Korkuyla oraya koştum. Bir oğlan çocuğuydu bu. Yaralanmıştı, yerde yatıyordu. Anladım ki bir çilecinin oğluydu, yanı başında bir su testisi vardı. Çocuk beni görünce ağlamaya başladı. Anası da babası da kör çilecilermiş, su getirmesi için çocuğu nehre göndermişler; kulübelerinde su bekliyorlarmış. Çocuk benden suyu onlara götürmemi istedi, işte son sözleri de bu oldu. Ölmüştü.

Çocuğun testisini aldım, ailesinin yaşadığı inziva yerine gittim. Ayak seslerini duyan yaşlı baba, 'Şirivan oğlum, niçin bu kadar geç kaldın?' diye sordu. Olanları anlatmaya dilim varmıyordu. Çekinerek dedim ki: 'Ben Şirivan değilim. Ayodhya kralı Daşaratha'yım. Avlanırken yanlışlıkla oğlunuzu vurdum. O artık bu dünyada değil.' Bunları duyan anne ile baba yürekleri parçalayan bir ağıt tutturdular. Benimle beraber nehir kenarına kadar koştular, oğullarına avuçlarıyla su verdiler, bir yandan da bana lanetler yağdırıyorlardı: 'Kral! Oğlumuzun acısıyla biz bugün nasıl öldüysek, aynı şekilde sen de büyük acılarla öleceksin.' İşte Kausalya! Belli ki o lanetin gerçekleşeceği an geldi çattı. Benim işlediğim günahın bedelini bir masum üstlendi. Ölürken bile biricik oğlumun yüzünü göremiyorum. Kendi ektiğimi biçiyorum! Çok talihsizim!"

Kral Daşaratha bunları söyledi üzüntü içinde. Yaptığı bu hata için Kausalya'dan af diledi. Son nefesini verirken hala Rama! Rama! diye sayıklıyordu. Kausalya Daşaratha'nın alnını öptü, gözlerinden yaşlar akıyordu. Kaikeyi'ye dönerek öfkeyle şöyle dedi:

"Şimdi arzuların yerine geldi işte. Al tahtı, senin olsun, tadını çıkar. Bilmiş ol ki İkşvaku soyunun yıkımı senin elinden olacak!"

Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca
Smileys-2
Reply
#7
Oku-1 
Ramayana Destanı
6. Bölüm
Ormana Sürgün


Ayodhya'da bütün bunlar olurken genç prens Rama, babasına verdiği sözü yerine getirmek için ormana ulaşmış, güneye doğru yol almaktaydı. Lakşmana ve Sita'yla birlikte Gomati nehrini geçtiler, S yi nehrine ulaştılar. Sayi'yi geçtikten sonra mola verip dinlenmeye koyuldular. Durdukları bu yer Koşala eyaletinin sınırının bittiği yerdi.

Rama, geriye dönerek doğduğu topraklara hüzünle baktı. Gözleri yaşla doldu. Bindikleri arabayı kullanmak için onlarla birlikte gelen, kraliyet danışmanı Sumantra'ya dönerek:

"Kim bilir bir daha ne zaman Saryu'nun kutsal kıyılarında babam ve annemle tekrar dolaşacağım, o günler gelecek mi bir daha!"

diye iç geçirdi. Rama Ayodhya şehrine doğru döndü, ellerini birleştirdi ve şöyle dedi:

"Sevgili Ülkem! Günahlarımı affet! 14 yağmur mevsiminden sonra sana tekrar kavuşacağım!"

Akşam olmak üzereydi ki Ganj nehrinin kenarındaki Şiringaverapur köyüne vardılar. Rama, bir İngudi ağacının altında durdu. Bu köy, Nişada kabilesine aitti ve kralları da Guhaydı. Rama'nın geldiğini öğrenen Guha, onu karşılamak için yanına ailesinden kadınlı erkekli bir.alay insanı da katıp İngudi ağacına doğru yola koyuldu. Guha'nın geldiğini gören Rama ayağa kalkıp ona doğru yöneldi. Sarılıp kucaklaştılar. Guha, Rama'ya:

"Siz buraya geldiyseniz, talihim açık olacak demektir. Şiringaverapur'u kendi eviniz bilin, mutlu ve esenlik içinde yaşayın."

dedi. Rama, Guha'ya sürgün ediliş hikâyesini anlattı. Guha, buna çok üzüldü ve krallığını Rama'nın ayaklarına serdi; ondan Şiringaverapur'un kralı olmasını istedi. Rama, Nişada kralının arzusunu çok soyluca buldu. Ama tutması gereken bir sözü vardı. Rama, bütün gününü sadece su içerek geçiriyor, gece olunca saman yığınlarından bir yatak yapıp orada uyuyordu. Lakşmana, Rama ile Sita'yı korumak için bütün gece nöbet tutuyordu. Sumantra ile Guha da gece boyunca Lakşmana'ya arkadaşlık ediyordu.

Birgün Rama, Sumantra'ya:

"Şimdi Ayodhya'ya geri dönüp, Babama ve anneme selamlarımızı ilet. Onlara 14 yağmur mevsiminden sonra evimize geri döneceğimizi söyle. Bharata'dan da bir dileğim var. Bütün kraliçelere eşit davransın, krala saygı göstersin."

Bunları söyledi ve çekildi. Banyan ağacının sütüyle saçlarını ördü. Her şey hazır olunca, Rama Guha'dan izin istedi ve Sita'yı, Lakşmana'yı da yanına aldı, birlikte sandala bindiler. Ganj'ı geçerek Batsa ülkesine vardılar. Önde Lakşmana, ortada Sita, en arkada Rama zorlu ve engebeli bir yolculuğun ardından gece bir ağacın altında konakladılar. Şeker kamışı yediler, türlü türlü meyve topladılar.

Rama, Lakşmana'ya:

"Kendi krallığımı hiç düşünmüyorum. Düşündüğüm sadece annem. Benim yüzümden çok acı çektiğini biliyorum. Lakşmana sen sabah olur olmaz Ayodhya'ya geri dön. Hem benim annem Kausalya hem de kendi annen Surnitra'ya göz kulak ol."

dedi. Fakat Lakşmana onunla birlikte kalmayı istiyor; ondan ayrılmayı reddediyordu.

Ertesi gün tekrar yola çıktılar. Yamuna nehrinin kenarındaki Büyük aziz Bharadvaca'nın inziva yerine vardılar. Bharadvaca, onları büyük bir sevinçle karşıladı. Hikâyelerini dinleyen aziz, onlar için dua edeceğini, kendisine düşen her türlü yardımı yapmaya hazır olduğunu söyledi. Ertesi gün Bharadvaca'dan izin isteyen Rama, Lakşmana ve Sita, yollarına devam ettiler. Yamuna nehrini geçerek iki gece iki gündüz süren yorucu bir yolculuğun ardından Çitrakuta tepesine vardılar. Çitrakuta'nın yemyeşil manzarası Rama'nın çok hoşuna gitti. Lakşmana'ya:

"Bir süre burada kalalım."

dedi. Lakşmana, Mandakini nehrinin kenarında güzel bir kulübe yaptı. Bu kulübe, onların yeni hayatlarına tanıklık edecekti. Rama, burada zamanını kimi kez avlanarak, kimi kez de gezinti yaparak geçiriyordu. Onlar günlerini öylece geçiredursunlar, Ayodhya şehrinde büyük bir yas vardı. Aziz Vasiştha ve Brahmanlar, ölen kral için yapılacak yakma töreniyle ilgili gerekli hazırlıkları yapmaya başlamışlardı. Kraliyet ailesinden hiçbir erkek orada olmadığından o sırada Racagrha'daki dayısını ziyaret etmekte olan Bharata'nın çağrılmasına karar verildi. Ancak habercilere kral Daşaratha'nın ölümünün söylenmemesi tembih edildi.

Bharata, kendisine haber geldikten sonra nehirleri, dağları aşarak 8 gün süren bir yolculuktan sonra Ayodhya'ya ulaştı. Şehirde kasvetli bir sessizlik vardı. İşyerleri, dükkanlar, tezgahlar, işlikler kapalıydı. Bharata'yı gören her Ayodhyalı başını çeviriyordu. Bharata, endişeli bir şekilde annesi Kaikeyi'nin sarayına gitti. Babası Oaşaratha'nın ve kardeşi Rama'nın nerede olduğunu sordu. Kaikeyi gülerek:

"Baban cennete gitti."

dedi. Bharata, acıyla ağlamaya başladı.

"Kardeşim Rama nerede?"

diye sordu. Kaikeyi Rama, Sita ve Lakşmana'nın ormana gidiş hikâyelerini anlattıktan sonra:

"Bharata oğlum! Bütün bunları sadece senin geleceğini düşündüğüm için yaptım. Artık endişelenmeyi bırakıp Ayodhya Krallığının başına geçmelisin."

dedi. Bharata, annesine çok öfkelendi:

"Anne! Ne yaptın böyle? İkşvaku soyunun onurunu yok ettin. Keşke beni doğar doğmaz öldürseydin de bunları görmeseydim!"

Bu sırada kraliyet vaizi de oraya geldi. Bharata, kendini tutamayıp onun önünde Kaikeyi'ye hakaretler yağdırıyordu:

"Vaizler! Azizler! Sizler de duyun! Annem her ne yaptıysa benden habersiz yaptı. Bütün bunlarda benim hiçbir bir günahım yok! Bunu yeminle söylüyorum."

Bunları söyledi ve öfkeyle oradan uzaklaşıp kraliçe Kausalya'nın yanına gitti. Ona sarılarak çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağladı. Kausalya, Bharata'yı, Bharata da Kausalya'yı teselli etmeye çalıştı. Bharata babası ve kardeşi için bütün gece ağladı. Kausalya'ya Kaikeyi'nin işlediği günahtan hiç haberi olmadığını, bu işin olsa olsa kötü ruhlu birinin fitnesiyle olabileceğini söyleyip durdu.

Sabah erkenden kral Daşaratha'nın yağa batırılmış bedeni sandal ağacından oluşan odun yığını üstüne koyuldu. Bharata babasının son yolculuk törenini Vasiştha'nın söylediği şekilde yaptı. Bharata ertesi gün vaizleri ve şehirlileri toplayarak onlara:

"Ayodhya tahtı, en büyük kardeşimin, Rama'nın hakkıdır. Rama'yı geri getirmek için hemen yarın Çitrakuta'ya gidiyorum."

dedi.

Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca
Smileys-2
Reply
#8
Oku-1 
Ramayana Destanı
7. Bölüm
Bharata'nın Çitrakuta'ya Yolculuğu


Ayodhya ordusunu toplayan Bharata Çitrakuta'ya doğru yola çıktı. Ordunun geçtiği yollar gürültüyle sarsıldı, gökyüzüne doğru öyle bir toz bulutu yükseldi ki güneş küçücük bir yıldız gibi kaldı. Akşama doğru Şiringaverpur'a ulaştılar, ordu Ganj'ın hemen kıyısına kamp kurdu.

Nişada kralı Guha yaklaşan ordunun Ayodhya'nın ordusu olduğunu sancaklardan anladı. Danışmanlarına şöyle dedi:

"Anlaşılıyor ki, Bharata saltanatın üstüne konmuş. Bu ordu Rama'yı öldürüp Bharata'yı rakipsiz kral yapmak istiyor. Bunun olmasına yaşadığım sürece izin vermeyeceğim. Kardeşlerim ölmeye hazırlanın! Bugün Bharata'nın ordusuyla savaşacağız, soluk aldığımız sürece bu ordunun Ganj'ı geçmesine izin vermeyeceğiz. Eğer Bharata, kardeşiyle görüşmeye gidiyorsa, ona yardım ederiz. Yok eğer düşüncesi kötüyse, günah işleyecekse, bugün Ganj'da kan dökülecek demektir."

Bunları söyleyen Nişada Kralı Bharata'nın yanına geldi. Bharata Nişada kralını sevinçle karşılayıp ona dostça sarıldı. Guha Bharata'nın kötü düşüncelerle oraya gelmediğini anladı. Birlikte Rama ve Lakşmana'yla ilgili uzun uzun konuştular. Kral Daşaratha'nın ölüm haberi Nişada kralını sarsmıştı. Guha ve Bharata, Rama'nın gecelediği İngudi ağacının altına gittiler. Bharata oranın tozunu alnına sürdü ve geceyi orada geçirdi.

Ertesi gün Bharata da tıpkı Rama gibi Bargad ağacının sütüyle saçlarını ördü ve ağaç kabuğundan elbise giydi. Bharata, Vasiştha ve ordusuyla Ganj'ı geçerek aziz Bharadvaca'nm inziva yerinin yakınlarına vardı. Bharata ordusunu inziva yerinin uzağında bıraktı. Vasiştha'yla birlikte aziz Bharadvaca'nm kulübesine girdiler. Aziz onları kapıda saygıyla karşıladı ve içeri aldı. Bharadvaca, Rama'yı çok seviyordu. Bharata'ya tahtı elde ettikten sonra ne yapmak istediğini sordu usulünce. Bharata'nın oraya gelişi Bharadvaca'yı endişelendirmişti. Bharata azizin endişelenmesine çok içerledi, gözyaşları içinde şöyle dedi:

"Ölümümle yüz yüze gelmek bile beni bu kadar üzmezdi. Annemin ihtirasları yüzünden zarar gören Rama'yı bulmak ve onu Ayodhya'ya geri götürüp krallık tahtına oturtmak için yollardayım. Lütfen onun nerede olduğunu bana söyleyin."

Bunun üzerine Bharadvaca, Bharata'ya Rama'nın yerini, Çitrakuta'ya hangi yoldan gittiğini anlattı. Bharadvaca, Bharata'ya ordusunu da inziva yerinin yakınma getirebileceğini, kendilerinin de geceyi inziva yerinde geçirebileceklerini söyledi. İşte böylece Bharata ordusuyla birlikte geceyi orada geçirdi.

Sabah gün doğar doğmaz Bharata'nın ordusu Rama'yı geri götürmek için Çitrakuta'nın yolunu tuttu. Zorlu ve uzun bir yolculuktan sonra Çitrakuta dağının yakınlarına vardılar. Müthiş bir toz bulutunun kalktığını gören kral Guha, Rama'nın kulübesinin oralarda bir yerde olduğunu düşündü. Yaklaşan ordunun gürültüsünü ve kaldırdığı toz bulutunu gören Lakşmana hemen bir ağaca tırmandı. Gelen ordunun Bharata'nın ordusu olduğunu gördü ve telaşa kapıldı. Çabucak Rama'nın yanına gitti ve ona şöyle dedi:

"Rama! Sita'yı güvenli bir yere götürün. Yayınızı ve okunuzu kuşanın. Anlaşılan Bharata, bizim ormanda bile kalmamıza izin vermeyecek. Bugün herkesin intikamını alacağım. Kaike'yi ve kambur hizmetçisi Manthara'yı da yaşatmayacağım."

Rama etrafındakilerin telaşına rağmen Bharata'dan kendisine bir kötülük gelmeyeceğini biliyordu. Rama, telaşla savaş hazırlığı yapan Lakşmana'ya şöyle söyledi:

"Lakşmana! Sabırlı ve akıllı olmalısın. Acele etme. Dürüst Bharata bizim için geliyorsa yay ve oklara, kılıç ve kalkanlara gerek olduğunu sanmıyorum. Kalbim, onun savaşmaya değil bizi görmeye geldiğini söylüyor. Bizim yokluğumuzda olayların gerçek yüzünü öğrenmiştir. Annesine verdiğim sözü yerine getirdikten sonra onu buraya geldiği için öldürür müyüm hiç! Bana kötü bir şöhret kazandıracak krallığı ne yapayım? Akrabaların ve arkadaşların yok edilmesiyle kazanılacak bir zenginliğe ihtiyacım yok. Ben dharma, artha ve kama'ya ulaşmaya çalışıyorum. Sahip olduğum şeyleri onlarla birlikte paylaşmak istiyorum. Erdemsizlikle elde edilen bir krallıkta asla gözüm yok. Sen, Bharata ve Şatrughna olmadan mutluluk olur mu? Bharata kardeşlerini sever. Başımıza asla kötülük gelsin istemez. Lakşmana! Bharata sana hiç kötülük yaptı mı? Böyle konuşmak sana yakışmıyor. Ona söylenen her şey bana söylenmiş demektir. Oğulların babaları, kardeşlerin kardeşleri öldürmesi hayırlı bir iş midir? Sen, benim krallıkta gözümün olmadığını iyi bilirsin. Bharata'ya zarar verecekse cennetin krallığını bile istemem. Ama eğer sen kral olmak istiyorsan, Bharata'ya seni Ayodhya'nın kralı yapmasını söylerim. Bharata'ya güvenim tamdır."

Bunun üzerine zavallı Lakşmana, hatasını anladı ve sakinleşti. Bharata ordusuna geride kalmasını emretti ve Rama'ya doğru tek başına yaklaştı. Kardeşlerin buluşmaları çok dokunaklı oldu. Bharata Rama'ya doğru ilerledi, onun ayaklarına kapandı. Rama kardeşini kaldırdı ve iki kardeş kucaklaştılar. Rama Bharata'dan yokluğunda Ayodhya'da olup biten her şeyi kendisine anlatmasını istedi. Bharata Rama'ya babalarının öldüğü haberini verdi. Rama haberini aldığında öylece kalakaldı. Sonra Mandakini ırmağının kıyısına gitti. Orada babası için dua edip, ruhuna İngudi çiçekleri sundu, diz çöküp:

"Soylu Babam! Çileci oğlunuzun size sunacak bundan başka bir şeyi yok"

dedi. Bharata'yla birlikte gelen kraliçeler de Rama ve Lakşmana'yla görüştüler. Sita Şatrughmı'yla kaldı. Rama ve Lakşmana Vasiştha'nın ayaklarına kapandı, anneleriyle kucaklaştılar. Herkese kalacak bir yer gösteren Rama kendi kulübesine geri döndü. Ertesi gün Sita da kraliçeleri görmeye gitti. Sita'yı çileci kılığında gören kraliçeler çok üzüldüler. Kaikeyi bile içten içe pişman olmuştu.

Aynı gün herkes Rama'nın etrafında toplandı. Bharata, Rama'nın ayaklarına başım koyarak, Kaikeyi'nin suçları için af diledi. Rama'nın başına gelenlerle en ufak bir ilgisi olmadığını ve ondan geri dönüp tahta geçmesini istedi. Rama ise onu ya da annesi Kaikeyi'yi suçlamadığını, onlara kin beslemediğini söyledi. Geri dönme konusuna gelince. Kararlıydı, geri dönmeyecekti. Ölmüş bile olsa babasının sözünü yerine getirecek, on dört yağmur mevsimi boyunca ormanda kalacaktı. Bunu kesin bir.dille belirtti.

İşte öylece bir zaman oturup konuştular. Sonra, vakti geldiğinde, Bharata Ayodhya'ya geri dönüş hazırlıklarının yapılmasını emretti. Rama kardeşini içtenlikle kucakladı:

"Her ne olduysa bunda ne kraliçe Kaikeyi'nin kusuru var, ne de senin. Her şey Bhagvan'ın isteğiyle oldu. Herkes ettiğini bulur. Benim dönüş meseleme gelince; ben 14 yağmur mevsimine kadar arınanda kalıp babamın sözünü yerine getireceğim, bu sözümden dönmeyeceğim. Babam verdiği söz yüzünden biricik oğlunu ormana gönderdi, hayatını feda etti. ölümünden sonra benim ve senin için en doğru olan onun sözünü yerine getirmemizdir. Sen Ayodhya'ya döneceksin, bense 14 yağmur mevsimini ormanda yaşayacağım. Biz 4 kardeş hepimiz kendi üstümüze düşeni yerine getirmeliyiz, babamızın onuruna leke kondurmamalıyız."

Bharata:

"Sizin yerinize 14 yağmur mevsimine kadar ormanda ben yaşayacağım. Ben de çileci olacağım."

dedi. Kraliçeler, azizler, yaşlılar ve şehirliler de kendilerince Rama'ya pek çok şey söylediler ama Rama hiçbir şekilde geri dönmeye yanaşmadı. Öte yandan Bharata Rama'nın yerine ormanda kalmak istiyor, bunun için diretiyordu. Bunun üzerine Rama şöyle dedi:

"Sen bilmezsin, bir zamanlar büyükannen annen Kaikeyi'yi babamla evlendirdiğinde, racadan Kaikeyi'nin oğlu Ayodhya'nın kralı olacak diye söz almıştı. Bu yüzden hiçbir engelin yokken Ayodhya'ya krallık etmelisin. Krallık senin hakkındır."

Rama'nın hiçbir şekilde ikna olmayacağını gören Bharata altın işlemeli tahta çarıkları Rama'ya giydirdi ve şöyle dedi:

"Bu çarıkları giy, sonra da bana ver. Bunları Ayodhya'ya götüreceğim. Emirleri bu çarıklardan alacağız, sizin vekiliniz olacak bu çarıklar. 14 yağmur mevsimine kadar kralın yerine bunlar geçecek. Emirleri bunlardan alıp krallığı ona göre yöneteceğim. Eğer 14 yağmur mevsimi sonunda gelmezseniz ateşe atacağım kendimi, son nefesimi alevlerin arasında vereceğim."

Böyle deyip Rama'nın çarıklarını alan Bharata, çarıkları öpüp başına koydu. Rama Bharata'ya şunları söyledi:

"Halkına iyi davran. Halkını mutlu kılmak bir kralın en önemli görevidir. Bütün kraliçeleri eşit bil. Kaikeyi'ye bile kötülük etme. Bunlar benim ve Sita'nın dilekleridir."

Rama; azizleri, yaşlıları ve kraliçeleri selamladı, bu sırada herkesin gözünden yaş akıyordu. Bharata'dan izin isteyen Rama kulübesine geri döndü. Bharata kalabalıkla beraber Rama'nın çarıklarını süslenmiş bir filin üstündeki tahta koydu ve hep birlikte Ayodhya'ya doğru yola çıktılar. Dört günlük bir yolculuktan sonra Ayodhya'ya vardılar. Bharata Ayodhya'ya Rama'yı getiremediği için üzülüyordu. Şehir eski canlı halini kaybetmişti. Bharata kraliçeleri Ayodhya'ya yerleştirmeye ve Nandigrama'yı başkent yapmaya karar verdi.

Rama'nın çarıklarını krallık tahtına yerleştirdi, onlara taç giydirerek danışmanlara krallığın idaresini Rama'nın çarıklarının yapacağını söyledi ve şunu ekledi:

"Öyle olağanüstü işler yapmalısınız ki halkın mutluluğu, başarısı, ülkenin bereketi ve refahı artsın."

Kendisi Ayodhya'nın bütün idari işlerini düzene koyduktan sonra şehrin dışındaki Nandigrama'ya gitti ve tıpkı Rama gibi o da çileci olarak yaşamaya başladı. Bharata'nın ayrılışından sonra Rama, Lakşmana ve Sita, Mandakini nehri kıyısından güneye doğru ilerlediler. Aziz Atri'nin inziva yerine vardıklarında azizi saygıyla selamladılar. Aziz de onları saygıyla, hürmetle ağırladı. Azizin çileci karısı Anasuya erdemi ve büyüsel güçleriyle tanınırdı. Sita inziva yerine girince onun önünde eğildi.

Anasuya, Sita'ya kendilerinden bir dilekleri olursa derhal yerine getirileceğini söyledi. Sita:

"Merhametiniz sayesinde her şeyimiz var, bundan başka ne isteyebilirim."

dedi. Bu söz Anasuya'yı memnun etti. Sita'ya hiç kirlenmeyen, parçalanmayan tanrısal çelenk, elbise ve süsler verdi ve bir anda gözden kayboldu.

Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca
Smileys-2
Reply
#9
Oku-1 
Ramayana Destanı
8. Bölüm
Azizleri Ziyaret


Rama, aziz Atri'den izin aldı, diğerleriyle birlikte onunla vedalaştıktan sonra Dandaka ormanına doğru yola koyuldular. Bu orman yemyeşil ve sık bir ormandı. Çeşit çeşit hayvanın, canlının, kurdun, kuşun sesiyle inleyen arınanın içinde öyle bir yere geldiler ki, Veda ilahileri diğer bütün gürültüleri bastırıyordu. Burası çilecilerin inziva yeriydi. Rama'nın geldiğini görüp duyan azizlerle çileciler çok mutlu oldular. Oturup sohbete başladılar. Rama'ya kendi dertlerinden
de söz ettiler.

Çileciler, ormanda bulunan çok sayıdaki rakşasanın çeşit çeşit şekillere büründüklerini, dört bir yanda dolaştıklarını, fırsatını bulunca onlara saldırdıklarını söyleyip dert yandılar. Rama anlatılanları dikkatle dinledi. O gece çilecilerle birlikte inziva yerinde kalan Rama bütün gece çilecilerle sohbet etti.

Ertesi gün Rama, Lakşmana ve Sita çok daha sık bir ormana girdiler. Bir süre yürüdükten sonra büyük vücudu, uzun kollu kötü bir ruha, bir rakşasaya rastladılar. Bu kötü ruh bir hamlede Sita'yı yakaladı, Rama ve Lakşmana'ya öfkeyle bağırdı:

"Sahtekarlar! Siz kimsiniz ki çileci şekline bürünüp, böyle güzel bir kadınla dolaşıyorsunuz! Bu kadın tam bana göre, şimdi hemen ortadan kaybolun! "

Rama:

"Peki sen kimsin?"

diye sordu. Kötü ruh güldü:

"Ben Yava'nın oğlu adam yiyen dev Viradha'yım. Brahma bana öyle bir güç verdi ki karşısında hiçbir silah dayanamaz. Sakın ola benimle savaşmayı aklınızdan geçirmeyin! Şimdi buradan defolun, yoksa sizi de yerim!"

diye haykırdı. Bunun üzerine Rama ve Lakşmana, Viradha'nın meydan okumasına çok öfkelendiler. Bu koca deve ok yağdırdılar, ama oklar Viradha'ya hiçbir şey yapmıyor, Viradha oklara aldırış bile etmiyordu. Ama bir süre sonra öfkelenen dev, Rama ile Lakşmana'nın üzerine atladı. Uzun kollarıyla iki kardeşi yakaladı ve uzağa fırlattı.

Bütün bunları gören Sita, ağlamaya ve haykırmaya başladı. Rama ve Lakşmana ayağa, kalktılar ve Viradha'nın üzerine adadılar. Güçlü kollarıyla her biri bir yandan tutuyordu.

Nihayet devi zapt etmeyi başardılar. Rama, Viradha'nın sağ kolunu, Lakşmana da sol kolunu kırmıştı. Kolları kırılan rakşasa Viradha, yüzükoyun yere düştü. Rama, büyük bir çukur kazıp devi canlı canlı bu çukura gömmeyi önerdi. Rama'nın bu sözlerini duyan Viradha, şunları söyledi:

"Ey insanlar arasındaki aslan! Senin Kausalya'nın oğlu Rama ve yanındakilerin de kahraman Lakşmana ve erdemli Sita olduğunu anlayamadım. Ben ölmek üzereyim. Rakşasa şekline bir lanet yüzünden girdim. Tanrı Kuvera, bu lanetten kurtulmamın ancak kral Daşaratha'nın oğlu Rama'yla savaşmamla mümkün olacağını söylemişti. Soylu Rama! Sayenizde bugün eski yaksha halime geri döndüm. Ama ne yazık ki ölümüm yakın. Beni açtığınız çukura gömün. Ölmeden önce son dileğim, buradan yedi kilometre uzaklıkta, güneş gibi parlak münzevi Şarabhanga'nın kulübesine gitmenizdir."

Rama ve Lakşmana, bir çukur kazdılar. Devi çukura gömdükten sonra Şarabhanga'nın inziva yerine doğru yola çıktılar. Karşısında Rama, Sita ve Lakşmana'yı gören Şarabhanga:

"Sizi öteden beri görmek istiyordum. Ne iyi ettiniz de geldiniz. Bu şekilde azizlerin ve çilecilerin güvenliğini de sağlamış olacaksınız. Sizi gördüm ya artık başka bir şey istemem."

dedi. Şarabhanga, bir ölü yakma törenine hazırlanıyordu. Pek çok aziz ve çileci oraya toplanmıştı. Rama'ya, odun yığını üzerine sıralanmış kemikleri üzüntüyle göstererek:

"Bunlar, rakşasaların yedikleri azizlerin iskeletleri"

dedi. Rama:

"Korkmayın! Artık güvendesiniz. Bütün rakşasaları yok ederek sizin güven içinde yaşamanızı sağlayacağım, bana inanın."

dedi. Rama, yoluna devam etmek için aziz Şarabhanga'yla vedalaştı. Şarabhanga ondan Dandaka ormanında yaşayan aziz Sutikşina ile mutlaka görüşmesini, onlara iyiliği dokunabileceğini söyledi. Onları hayır duaları ile uğurladı. Rama, Sita ve Lakşmana'yla beraber yolculuğa devam etti.

Uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra aziz Sutikşina'nın inziva yerine vardılar. Aziz Sutikşina'yı sessizce ibadet ederken buldular. Rama:

"Buraya size saygılarımızı sunmak için geldik. Lütfen sessizliğinizi bozun."

Bunun üzerine Sutikşina, şöyle dedi:

"Ey kahraman! Duyduğuma göre krallığınızdan mahrum bırakılmışsınız; Çitrakuta'da yaşıyormuşsunuz. Bundan böyle Sita ve Lakşmana'yla beraber benim kulübemde yaşamanızı istiyorum. Burada güven içinde olursunuz. Etrafta sadece geyikler var, onların da size hiçbir zararları dokunmaz".

Bu sözler üzerine Rama:

"Bu nazik davetinizi reddetmek zorundayım. Çünkü okumla bu geyiklerden birini yaralarsam kalbinizi inciteceğimden korkarım. Lütfen gitmemize izin verin."

dedi. Sutikşina bu isteği anlayışla karşıladı. İşte böylece, sabah erkenden, Rama, Sita ve Lakşmana dualarını bitirdiler. Sutikşina'ya konukseverliği için teşekkür ettiler ve oradan ayrıldılar. Pek çok ırmak, göl ve tepe aştıktan sonra çok temiz bir göle vardılar. Bu, beyaz ve mavi nilüfer çiçekleriyle dolu bir göldü. Üzerinde su kuşları oynaşıp duruyordu, kenarında ise pek çok fil dinleniyordu. Dandaka ormanında dolaşan Rama bir kulübe buldu. Bu kulübede Rama, Sita ve Lakşmana, birlikte on yağmur mevsimi geçirdiler.

Bu sürenin bitiminde Rama, Sutikşina'nın kulübesine geri döndü. Birgün Rama Sutikşina'ya şöyle dedi:

"Ey kutsal efendim! Bu ormanda büyük aziz Agastya'nın yaşadığını duydum. Ancak böyle uçsuz bucaksız bir arınanda azizin yerini bulamadım. Bana oraya nasıl gideceğimi söyleyin. Sita ve Lakşmana'yla beraber ona saygılarımızı sunmak istiyoruz. Bu bizim en büyük arzumuz."

Sutikşina, güneye doğru gitmelerini söyledi. Rama, Sita ve Lakşmana, uzun bir yolculuktan sonra, aziz Agastya'nın inziva yerine vardılar. İnziva yerine ilk önce giren Lakşmana, Agastya'nın müriderinden birine;

"Kral Daşaratha'nın büyük oğlu, kahraman Rama, karısı Sita'yla birlikte azizi görmek için geldiler. Ben, onun küçük kardeşiyim. Bu korkunç ormana babamızın sözünü yerine getirmek için geldik. Dileğimiz kutsal Agastya'yı görmektir. Lütfen bizi onunla görüştürün."

dedi. Aziz Agastya, müridinden bunları duyunca:

"Ne talihliyim ki Rama beni görmeye gelmiş! Bunu bekliyordum. Gidip onu, kardeşini ve karısını buraya getir."

dedi. Agastya'nın inziva yerine gelen Rama, Sita ve Lakşmana, azize saygılarını sundular. Aziz Agastya, onlara çiçek ve meyve sunarak şöyle dedi:

"Oğlum! Vişvakarma tarafından yapılan, pırlantalarla süslü, tanrı Vişnu'nun altın yayını ve güneş ışınları gibi parlak, hedefinden şaşmaz Brahmadatta adlı okları İndra hediye etmişti. Tanrı Vişnu, bu silahlarla kötü ruhları yenmişti. Bu silahlar artık senin, onları düşmanlarını yenmek için kullan."

Böylece Rama, Lakşmana ve Sita, o günü azizin inziva yerinde geçirdiler. Ertesi gün Rama, Sita ve Lakşmana, aziz Agastya'nın isteğiyle Godavari nehrinin kenanndaki Pançavati adlı yere doğru yola koyuldular. Yolda karşılarına devasa bir akbaba çıktı. İki kardeş de onun kötü ruh olduğunu sandılar. Ona:

"Sen kimsin?"

diye sordular. Devasa akbaba, nezaketle:

"Adım Catayus. Ben, sizin babanızın arkadaşıyım. Eğer dilerseniz sürgün hayatınızın kalan kısmında size arkadaşlık ederim. Lakşmana'yla avlanmak için dışarı gittiğinizde Sita'yı korurum."

diye cevap verdi. Rama, babasının arkadaşı olan bu akbabaya güven duydu, onu da yanlarına katarak hep birlikte Pançavati arınanına doğru ilerlediler.

Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca
Smileys-2
Reply
#10
Oku-1 
Ramayana Destanı
9. Bölüm
Khara ve Duşana'yla Savaş


Pançavati'ye varınca, Lakşmana Godavari nehrinin kenarında çok güzel bir kulübe yaptı. Sita, kulübeyi çok beğendi. Pançavati'nin evleri hem Rama'nın hem de Sita'nın hoşuna gitmişti. Kulübe de bu evlere benzemişti. Zamanlarını Godavari'nin kenarındaki bahçeleri ve ormanları seyrederek geçiriyorlardı. Lakşmana çeşit çeşit meyve, bitki, kök topluyor, bunları hep birlikte yiyorlardı. Lakşmana gece olunca kulübenin üstüne çıkıyor ve Rama ile Sita'yı tehlikelerden koruyor, sabaha kadar nöbet tutuyordu. İşte bu şekilde üç yağmur mevsimi daha geçip gitmişti.

Birgün Rama, Lakşmana ve Sita kulübelerinin önünde otururlarken Ravana'nın kız kardeşi Şurpanaka çıkageldi. Koyu mavi nilüfer rengindeki teni, nilüfer gözlü, görünüşü aşk tanrısı gibi güzel, ince belli, zarif başlı, tatlı sesli, nazik ve çok genç, erdemli, İndra gibi güçlü, keçeleşmiş saçlarıyla bir fil gibi yürüyen Rama'yı gören yaşlı ve iri Şurpanaka, ona hemen aşık oldu. Süslenip-püslenip Rama'nın yanına geldi:

"Ey güzel kişi! Keçeleşmiş saçların, elinde ok ve yayın rakşasaların bölgesine bir kadınla beraber niçin geldin?"

diye sordu. Rama:

"Ben kral Daşaratha'nın en büyük oğlu Rama'yım. Bu yanımdaki küçük kardeşim Lakşmana ve bu da karım Sita. Babamın ve annemin dileklerini yerine getirmek üzere bu arınana geldim. Şimdi sen bana kim olduğunu söyle!"

Şurpanaka:

"Ben Lanka'nın şerefli kralı Ravana'nın kız kardeşiyim. Dünyada benden daha güzel biri yok. Üç dünyada da benim gibi bir güzel daha bulamazsın. Bugüne kadar kimse bana el süremedi. Seni görene kadar kimseyle evlenmeyi düşünmedim. Ey güzel kişi benimle evlenmelisin. Bu evlilik, herkesin çıkarına olacak. Karın Sita, çok talihsiz ve çirkin. Onu bırak. Benimle evlen, saraylarda zevk ve sefa içinde yaşa!"

Rama, böyle bir terbiyesizliğe katlanamazdı. Öfkeyle:

"Tanrıça! Var git Lakşmana'yla eğleş, onun henüz karısı yok"

dedi. Şurpanaka, Rama'nın kendisine ilgi göstermeyeceğini anlayınca şansını Lakşmana'da denemek istedi ve Lakşmana'nın yanına gitti. Ama onunla Lakşmana da ilgilenmedi:

"Ben sadece bir hizmetkarım ve eğer benim karım olursan senin de köle olarak yaşaman gerekir. En iyisi sen Rama'ya git; çünkü kral odur."

dedi. Şurpanaka, tekrar Rama'ya gitti. Rama, onu yeniden Lakşmana'ya gönderdi. Bu şekilde birçok kez Rama ile Lakşmana arasında gidip gelen Şurpanaka'nın kalbi kırıldı, öfkesi kabardı. Birden onları bırakıp Sita'ya doğru koşmaya başladı. Olacakları gören Lakşmana karşısına dikildi, bir hamlede burnunu, kulağını kesip attı. Şurpanaka acı içinde ağlayıp bağırarak oradan uzaklaştı. Ravana, üvey kardeşleri Khara ve Duşana'nın yanına gitti.

Kız kardeşinin bu kötü durumunu gören Khara, Şurpanaka'dan her şeyi anlatmasını istedi. Neler olup bittiğini öğrenince hırsından deliye döndü. Bir alay askerini Rama'yı öldürmeleri için Şurpanaka'yla birlikte gönderdi. Bütün bir orduyu karşısında gören Rama, hiç yılmadan savaştı ve bütün rakşasaları öldürdü. Rakşasaların yenildiğini gören Şurpanaka Khara'nın ne denli zayıf olduğunu, erkekliğinin hükümsüz olduğunu haykırıp onu aşağıladı.

Rama yüzünden düştüğü bu durum, Khara'yı çok derinden sarsmıştı. Bir insan tarafından aşağılanmayı hazmedemedi. Bütün ordusunu alarak yeniden Rama'ya saldırmak üzere yola çıktı. Bu sefer çok daha büyük bir ordunun geldiğini gören Rama, Sita'yı Lakşmana'yla beraber aziz Agastya'nın inziva yerine gönderdi, kendisi de savaş için hazırlık yapmaya başladı.

Rakşasa ordusu, Pançavati'yi dört yandan kuş attı. Rama, kutsal silahlarıyla binlerce rakşasa öldürdü. Duşana'nın da öldüğünü haber alan güçlü Khara, Rama'yla savaşmaya geldi. Khara, emrindeki rakşasalar gibi kolayca yenileceğe benzemiyordu. Korkunç bir savaşma tarzı vardı. Saldırıları etkili, darbeleri güçlüydü. Hatta bu çetin dövüş sırasında yaptığı bir hamle sayesinde Rama'nın zırhını bile kesmiş, Rama savaş alanında epeyce uzağa savrulmuş ve kanlar içinde kalmıştı. Ancak bu duruma öfkelenen Rama hemen toparlanıp yakınında bulunan Khara'nın adarıyla sürücülerini kolayca alt etmişti.

Rama'nın atlarını sürücüleriyle birlikte öldürdüğünü, çevredeki askerleri de darmadağın ettiğini gören Khara, öfkeden deliye döndü. Bir sıçrayışta eline geçirdiği uzun bir sopayla döğüşmeye başladı. Düşmanını bu şekilde alt etmenin zor olduğunu gören Rama geriye çekildi, Agastya'nın verdiği yayı eline aldı, İndra'nın okunu yerleştirdi ve yayı tüm gücüyle kurup bıraktı. Ok, Khara'nın göğsüne saplandı, kalbi delip geçti. Bundan sonra kısa sürede diğer rakşasaları da öldürdü.

İşte Rama, ülkesindeki rakşasa korkusunu böyle yok etmişti. Khara'nın ölümü, tanrıları çok mutlu etti. Mutluluklarını belli etmek için çiçekler saçtılar, türlü türlü çalgıyla, ilahiyle ortalığı şenlendirdiler. Aziz Agastya, muzaffer Rama'yı kutladı. Savaş alanına gelen Sita ve Lakşmana Rama'yı sağ salim görünce sevinçlerinden havalara zıpladılar.

Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca
Smileys-2
Reply
#11
Oku-1 
Ramayana Destanı
10. Bölüm
Altın Ceylan ve Ravana'nın Sita'yı Kaçırışı


Şurpanaka'nın ağabeyi Ravana, Lanka'da krallık sürmekteydi. Gücü ve şerefi üç aleme yayılmıştı. Tanrılar, daha onun adını duyar duymaz tir tir titremeye başlarlardı. Ravana, tanrı Kubera'dan Puşpaka adındaki uçan arabasını çalmıştı. Khara ve Duşana'nın ölümünden sonra Şurpanaka okyanusu geçerek ağlaya, haykıra Ravana'nın yanına geldi:

"Kardeşim! Sen hayattayken beni bu hallere düşürdüler. Senin üç dünyadaki şan ve şerefine leke sürdüler. Bu lekeyle insan içine nasıl çıkacaksın!"

deyip acı içinde yere yığıldı. Şurpanaka kendine geldikten sonra Ravana:

"Senin kulağını burnunu kim kesti? Söyle, kim bu ölümüne susamış gafil?"

diye sordu. Şurpanaka başına gelenleri bir bir anlattı:

"Ayodhya kralı Daşaratha'nın güçlü, yakışıklı oğlu Rama ve sadık kardeşi Lakşmana, senin kız kardeşin olduğumu anlayınca benimle alay ettiler. Lakşmana, kulağımı, burnumu kesti attı. Yanlarında güzel mi güzel bir kadın vardı. Rama'nın karısı Sita. Öyle güzel ki tam Lanka krallığına layık! Onun sana ait olması gerekir. Giden burnum geri gelmez, ancak o güzel kadını mutlaka sarayına getirmelisin, düşmana meydan okumalısın."

Ravana, Khara ve Duşana'nın öldüğünü öğrenince ilkin ürktü. Sonra Şurpanaka'nın söylediklerini düşündü ve ona hak verip Sita'yı kaçırmayı aklına koydu. Derhal uçan arabası Puşpaka'yı hazırlamalarını istedi. Ona tek başına bindi okyanusu geçti, Mariça'nın yanına vardı. Vişvamitra'nın inziva yerinde Rama'nın okuyla yaralanan Mariça, okyanusun kenannda acı içinde kıvranmaktaydı. Mariça, rakşasa kralını karşısında görünce şaşırdı ve oraya niçin geldiğini sordu. Ravana:

"Rama, Khara komutanlığındaki rakşasa ordusunu yok etti. Intikam için güzel karısı Sita'yı kaçıracağım, bu konuda bana yardım et!"

dedi. Ravana'nın bu sözlerini duyan Mariça şöyle dedi:

"Ey rakşasalann efendisi! Size bu aklı kim verdi? Başka birine ait bir kadını kaçırmaktan daha büyük günah var mı? Zaten hareminizde binlerce kadın var. Kaldı ki Sita'yı kaçırmak sandığınız gibi kolay değil. Rama ve Sita'yı gece gündüz kahraman kardeşi Lakşmana koruyor. Rama'nın güçlü kutsal silahları bizi anında yok eder."

Mariça'nın sözlerini duyan Ravana çok öfkelendi:

"Ben buraya senin öğütlerini dinlemeye gelmedim. Senin öğütlerine ihtiyacım yok! Sen sadece emirlerimi yerine getireceksin, ötesine karışma. Rama'nın okundan kurtulmuş olabilirsin; ama eğer benim söylediklerimi yapmazsan seni hemen şimdi öldürürüm."

Ravana'nın tehdidinden korkan Mariça'nın nefesi kesildi. Sita'yı kaçırmak için nasıl bir planı olduğunu sordu. Ravana şöyle anlattı:

"Sen, altından bir ceylana dönüşeceksin, Rama ile Lakşmana'yı kulübeden uzaklaştıracaksın. Ben de o sırada Sita'yı kaçıracağım. Kansının yokluğunda, Rama ya kendini öldürür ya da gücünü kaybeder. İşte o zaman zafer benim olacak."

Mariça, çaresiz, Ravana'nın söylediklerini yapmak zorunda kaldı. Ravana ve Mariça, uçan arabaya bindiler, sayısız kasabanın, köyün, ormanın, ırmak ve tepenin üstünden uçup Pançavati'ye ulaştılar. Mariça altından bir ceylana dönüştü; Rama'nın kulübesinin çevresinde dolaşmaya başladı. Bu sırada Ravana, ağaçlıkların arkasına saklanmış, Mariça'yı göze diyordu.

Altından muhteşem ceylanı gören Sita, ona hayran kaldı. Rama'dan onu yakalamasını istedi. Ancak Rama, buna pek yanaşmadı; çünkü kuşkulanmıştı. Sita'nın ısrarı üzerine, dışarı çıkıp ceylanın peşine düştü. Rama, Lakşmana'ya ceylanı yakalayıp Sita'ya getireceğini söyledi ve o yokken Sita'ya göz kulak olmasını tembihledi. Ceylana dönüşen Mariça, Rama'nın peşinden geldiğinden emin olunca onu çok uzaklara götürdü. Ceylanı yakalamak için Rama çok uğraştı. Ancak bir türlü yakalayamadı. Rama'nın başka çaresi kalmamıştı, yayını kullanacak, güzel hayvanı okuyla vuracaktı. Böylece Rama yayı kurup oku fırlattı. Hedefini bulan ok, ceylanı yere serdi. Ceylan, bir anda aslına, Mariça'ya dönüştü. Rama'nın sesini taklit ederek haykırmaya başladı:

"Ah Sita! Lakşmana! Ben ölüyorum."

Rama'nın sesini duyan Sita, Lakşmana'ya:

"Kardeşin tehlikede, çabuk yardımına koş"

dedi. Lakşmana, şöyle dedi:

"İffetli Sita! Siz hiç endişelenmeyin. Soylu Rama'ya kimse zarar veremez. Duyduğunuz ses yanlış olsa gerek. Unutmayın ki Khara ve Duşana'nın ölümünden sonra diğer rakşasalar intikam almaya kalkışacak ve her türlü şeyi yapacaklardır."

Lakşmana Sita'yı yalnız bırakmak istemiyordu. Bunu gören Sita, ısrarlarını sürdürüyor, ikna edemeyince de kıncı sözler söylüyordu:

"Anlaşılan sen de Bharata'nın casususun. Kimbilir, belki bende bile gözün vardır. Eğer asil Rama'ya bir şey olursa kendimi Godavari nehrine atarım."

Sita'nın söylediklerine içerleyen Lakşmana, çaresiz Rama'yı aramaya çıktı. Bu arada Ravana, fırsat kollamaktaydı. Lakşmana'nın kulübeden ayrıldığını görünce çileci kılığına girdi ve Sita'nın yanına geldi. Sita'ya kim olduğunu ve bu ormanda ne yaptığını sordu. Sita, ona her şeyi anlattı:

"Ben, Mithila kralı Canaka'nın kızı, Rama'nın karısı Sita'yım. Evlendikten sonra 12 yılımı kral Daşaratha'nın sarayında mutlulukla geçirdim. Evliliğimin 13. yılında kral, Rama'nın tahta geçeceğini ilan etti. Tahta çıkma töreni için her şey hazırken Bharata'nın annesi kraliçe Kaikeyi, kendi oğlunu tahta çıkarmak için Rama'nın sürgüne gitmesini sağladı. Biz bu ormanda bu yüzden yaşıyoruz. Şimdi sen bana kim olduğunu ve niçin yalnız seyahat ettiğini söyle!"

Ravana:

"Sita! Ben rakşasaların efendisi Ravana'yım. Okyanusun ortasında tepelere yaslanmış Lanka adındaki güzel ülkenin kralıyım. Eğer benim karım olursan bu güzel bahçelere sahip ülkenin kraliçesi ve binlerce güzel giyimli kadının asil efendisi olursun."

dedi. Ravana'nın bu sözlerini duyan Sita, onu azarladı. Rama'nın gücünden korkması gerektiğini söyledi. Bunun üzerine, kadını tatlı dille ikna edemeyeceğini anlayan Ravana, hemen harekete geçmesi gerektiğini düşündü. Sita'nın üzerine atıldı, onu yakalayıp kucağına alarak doğru uçan arabasına götürdü. İkisi birlikte Lanka'ya doğru uçmaya başladılar. Sita, Ravana'ya karşı koymaya çalışsa da başarılı olamadı. Bunun üzerine

"Rama! Lakşmana!"

diye haykırmaya başladı, ama sesini duyan olmadı. Aşağıdaki ağaçlara, kuşlara, bin bir türlü hayvana yalvarıp yakardı:

"Ne olur gidin söyleyin Rama'ya, Lanka kralı Ravana sevgili kraliçeni kaçırdı deyin!"

Sita'nın yakarışlarını kimse duymadı. Elbette Oaşaratha'nın eski dostu akbaba Catayus hariç. Catayus, kraliçenin haykırışları kulağına çalınır çalınmaz yuvasından çıktı, hızla uçan arabaya doğru yol aldı. Ravana'ya yetişip karşısından durdu, ona meydan okudu. Bütün gücüyle Ravana'nın üstüne atladı. Ravana'nın zırhını parçaladı, onu yaraladı. Catayus, Ravana'nın ok ve yayını da kırdı. Ayrıca arabasını da parçaladı. Bu arada Ravana büyük bir öfkeyle kılıcını Catayus'un kanadına indirdi. Catayus yaralandı, gücü kırılmıştı. Ravana, Sita'yla birlikte yeniden Lanka'ya doğru uçmaya başladı. Ravana'nın ülkesine giderlerken Sita aşağıda, bir dağın tepesinde maymunların oturduğunu gördü. Ravana'nın dikkatini çekmeden kendisine ait bir mücevheri bir kumaş parçasına bağladı ve aşağıya, dağın tepesine bıraktı. Rüzgar dallan hışırdatıyor, ürkmüş Sita'ya

"Korkma!"

diyordu sanki. Nilüferler Sita için ağlıyormuşçasına boyunlarını bükmüşlerdi. Aslanlar, kaplanlar, diğer vahşi hayvanlar Sita'nın gölgesinin peşinden üzüntüyle koştular. Sita'nın kaçırıldığını gören yüce güneş bile rengini kaybetmiş, ağlamaklı olmuştu.

Sonunda Ravana ile Sita, Lanka'ya vardılar. Ravana, Sita'ya bütün sarayını gezdirdi. Şöyle dedi:

"Eğer istersen bütün bu gördüklerin senin olur. Lanka'nın ana kraliçesi sen olursun. Diğer bütün kraliçeler senin kölen olurlar. Yeter ki sen iste!"

Ancak Sita, bu teklifi kabul etmedi. Rama'nın güvenini sarsacak hiçbir şey yapmayacak, ondan başka hiç kimsenin kendisine dokunmasına izin vermeyecekti. Ravana, Sita'yı Aşoka koruluğuna yerleştirip başına da bir nöbetçi dikti:

"Söylediklerimi biraz düşün! Eğer isteklerimi kabul etmezsen, seni öldürürüm."

dedi. İşte öylece, onu orada, bir başına bırakıp gitti. Bundan sonra Sita, günlerini ağlayarak ve Rama'yı düşünerek geçirmeye başladı.

Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca
Smileys-2
Reply
#12
Oku-1 
Ramayana Destanı
11. Bölüm
Rama'nın Sita'yı Arayışı


Mariça'yı öldüren Rama geri dönerken uzaktan Lakşmana'nın geldiğini gördü. İçinde büyük kuşku belirdi. Lakşmana yanına gelince ona şöyle dedi öfkeyle:

"Benim emrime karşı çıkmakla iyi etmedin, Sita'yı yalnız bırakmamalıydın!".

Bunun üzerine Lakşmana, Sita'nın kendisine söylediklerini Rama'ya anlattı. Rama:

"Aklını kullanman gerekirdi. İçimden bir ses Sita'nın şu anda kulübede olmadığını söylüyor."

dedi.

İki kardeş, üzgün ve endişeli bir şekilde kulübeye yöneldiler. Uzaktan Sita'ya seslendiler ama hiç cevap alamadılar. Kulübeye vardıklarında Sita'nın olmadığını gördüler. Rama:

"Gidip arayalım! Sita'yı biri mi kaçırdı acaba, yoksa bir yerlerde çiçek mi topluyor?"

dedi. İki kardeş, her yerde onu aradılar. Her ağaca, her kayaya, her canlıya sordular. Ancak Sita'nın yerini kimse bilmiyordu. Sonra güneşe sordular, havaya yalvardılar, dört bir yanda onu aradılar. Sita'nın rakşasalar tarafından öldürülmüş olabileceği geldi akıllarına, öylece çılgına döndüler. Rama haykırdı, eğer Sita'sını geri vermezlerse tanrıları bile yok edeceğini söyledi. Havayı oklarıyla dolduracak, rüzgarın yönünü değiştirecek, güneş ışınlarım yok edecek, dünyayı karanlığa boğacak, ağaçları kökünden koparacak, göllerin suyunu çekip, okyanusu kurutacaktı. Pançavati'nin ceylanları, güzel Godavari nehrinin kıyısındaki kederli Rama'ya çok acıdılar.

Lakşmana, Rama'yı teselli etmeye çalıştı ve Sita'yı aramayı önerdi. İki kardeş, dağları ve mağaraları tek tek aradılar. Bu şekilde güneye kadar gittiler. Derken yolda kırılmış bir zırh ile parçalanmış bir yay gördüler. Orada bir kavganın olduğunu düşündüler. Biraz daha ileride birden bire Catayus'u farkettiler: Akbaba, kana bulanmıştı. Catayus, Rama'yı gördü.

Ağzından kan gelen Catayus, güçlükle konuştu:

"Tanrıçanı arıyorsun, onu Lanka kralı kaçırdı. Beni kan içinde bırakan da işte odur. Güneye doğru gitmeye devam et!"

dedi ve ruhu göğe yükseldi. Rama, okunu ve yayını yere attı, akbabayı kucağına aldı, onun için ağladı. Lakşmana'ya:

"Bak, bu kuş bile bizim için hayatını verdi. O bir azizdi, babamızın arkadaşıydı. Ormandan odun getir. Onu törenle yakalım."

Rama ile Lakşmana, Catayus'u törenle yaktıktan sonra sık bir ormana girdiler. Yollarını Kadambha adında çok kötü bir ruh kesti. Bu rakşasamnın ağzı karnına gömülüydü, eline geçirdiği her tür canlıyı midesine indirirdi. Çok güçlü kolları olan bu kötü ruh, işlediği bir günahtan dolayı lanetlenmişti. Kadambha eleriyle iki kardeşi de yakaladı, kişneyerek konuştu:

"Tanrılar bugün bana karnımı doyurmam için yemek verdiler. Uzun zamandır açtım!"

Rama ve Lakşmana, kılıçlarını çektiler, Rama rakşasanın sağ kolunu, Lakşmana da sol kolunu bir hamlede kesip attılar. Kadambha acı içinde yere yuvarlandı ve lanet yok oldu. Kadambha bu korkusuz kahramanları tanımak istedi. Rama ona kendisiyle ilgili her şeyi anlattı. Kadambha Rama'yla karşılaşınca kendisine yapılan büyüden kurtulmuştu. Minnettarlığını göstermek için onlara yardım etmeye karar verdi. Şöyle dedi:

"Sita'yla ilgili hiçbir şey bilmiyorum. Ancak size bir yol gösterebilirim. Buradan güneye doğru gidince Rişyamukha adında bir dağa rastlayacaksınız. Orada Sugriva adında bir maymun danışmanlarıyla birlikte yaşamaktadır. Onu mutlaka bulun. Ancak onun yardımı sayesinde Sita'nın yerini bulabilirsiniz. İlk önce Pampa adında bir göle varacaksınız. Gölün kenarında aziz Matanga'nın müritlerinin yaşadıkları inziva yerleri vardır. Şapril adındaki müritle görüşün. Şimdi hemen yola çıkın ve gidip maymunların efendisi Sugriva'yla dost olun!"

İki yiğit savaşçı uzun bir yolculuktan sonra Şapril'in inziva yerine vardı. Şapril Rama'nın ayaklarına kapandı. Onlara dinlenmeleri için yer gösterdi. Yemeleri için tatlı meyveler, lezzetli bitki kökleri ikram etti. Sonra:

"Kutsal Matanga bana sizin birgün mutlaka Çitrakuta'dan buraya geleceğinizi söylemişti."

dedi. Rama ve Lakşmana Şapril'in sunduğu yiyecekleri bitirdikten sonra Rama Sita'nın nerede olduğunu sordu. Şapril:

"Sugriva'yla arkadaşlık kurun. Sita'yı bulmanıza mutlaka yardım edecektir."

dedi ve Rama'nın da iznini alıp gözden kayboldu. Şapril'le tanışan Rama'nın kalbi huzurla doldu, umutsuzlukları yok oldu.

Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca
Smileys-2
Reply
#13
Smileys-38

Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca
Smileys-2
Reply


Forum Jump:


Users browsing this thread: 3 Guest(s)